Mizân Tefsiri, Cilt:5

 

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 567

 

568 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

41- Ey Elçi! Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanmamış

olan (munafık)lardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar

seni üzmesin. Onlar (Yahudiler), yalana kulak verenler, sana gelmemiş

olan bir başka kavme kulak verenlerdir. O kavim, kelimeleri

yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar; "Eğer size bu verilirse alın;

eğer bu verilmezse sakının" derler. Allah kimi fitneye düşürerek

sınamak isterse, sen onun için Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın.

Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek

istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için

ahirette de büyük bir azap vardır.

 

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 569

 

42- Yalana kulak verirler, haram yerler. Sana gelirlerse, ister

aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz

çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen,

aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.

 

43- Içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken,

seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından [Tevrat'taki

hükümden] dönüyorlar?! Gerçekte onlar inanmış değillerdir.

 

44- Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme [itikadî

bilgiler] ve nur [şer'î hükümler] vardır. (Allah'a) teslim olmuş peygamberler,

onunla Yahudilere hüküm verirlerdi ve kendilerini Allah'a

vermiş rabbanîler ve âlimler de, Allah'ın kitabını korumakla

görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından (onunla

hüküm verirlerdi). O hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun

ve benim ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdiğiyle

hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.

 

45- Onda onlara: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa

kulak, dişe diş ve yaralara karşı kİsas yazdık. Kim bunu bağışlarsa,

o kendisi için keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse,

işte onlar zalimlerdir.

 

46- Onların izleri üzerine arkalarından, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı

olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona, içinde yol

gösterme ve nur [şer'î yasalar] bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı,

korunanlar için yol gösterici ve öğüt olarak Incil'i verdik.

 

47- İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim

Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklar (yoldan çıkmışlar)

dır.

 

48- Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara

egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik. Şu hâlde insanlar

arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp

onların keyiflerine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir

yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat

 

570 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

size verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde

yarışın; hepinizin dönüşü Allah'adır. O size ayrılığa düştüğünüz

şeyleri haber verecektir.

 

49- Insanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine

uyma. Onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni

şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse, bil ki Allah, bazı günahları

yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zâten insanların

çoğu yoldan çıkmışlardır.

 

50- Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan

bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler birbirleriyle bağlantılıdır. Tümüne tek bir ahenk egemendir.

Baştan sona aynı akış sürüp gitmektedir. Bundan da

anlaşılıyor ki, ayetler, Ehlikitab'a mensup bir grup hakkında

inmiştir. Adı geçen grup, Tevrat'ın bazı hükümleriyle ilgili olarak

Resulullah'ın hükmüne başvururlar. Beklentileri, Hz. Muhammed-

'in (s.a.a) Tevrat'ın konuya ilişkin hükmünden farklı bir hüküm vereceği

yönündedir. Böylece Tevrat'ın ağır hükmünden kaçıp Peygamberimizin

(s.a.a) hükmüne razı olacaklar.

Bu arada, aralarında şu tür bir konuşma yapmayı da ihmal

etmiyorlar: "Eger size bu verilirse -yani kişisel arzularınıza uyan

hüküm verilirse- alın; eger bu verilmezse -yani size Tevrat'ın hükmü

öngörü-lürse- sakının!"

 

Hz. Peygamber (s.a.a) onları Tevrat'ın hükmüne uymaya yöneltir,

onlar bundan kaçınırlar. Bu arada, münafıklardan bir grup da,

Ehlikita-b'ın, Peygamberimizden fetva isteyen, hükmüne başvuran

mensupları gibi bir eğilim içine girerler. Peygamber'in (s.a.a) aklını

çekip, hevadan hüküm vermesini, güçlülerin tarafını tutmasını,

yani cahiliye hükmüyle hükmetmesini isterler. Oysa: "Kesin bilgisi

olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?"

Bu değerlendirme, ayetlerin nüzul sebebine ilişkin rivayetleri

desteklemektedir.

 

Mâide Sûresi 41-50 .......................................................... 571

 

Buna göre, ayetler Yahudiler hakkında inmiştir. İçlerindeki eşraf

takımından evli iki kişi zina ederler. Hahamlar, Tevrat'ta böyle

durumlar için öngörülen taşlayarak öldürme (recm) cezasını kırbaç

cezasıyla değiştirmek isterler. Bu arada, evli insanların zina etmeleri

durumunda çarptırılacakları cezayı öğrenmek üzere Peygamberin

(s.a.a) ya-nına adam gönderirler. Şayet kırbaç cezasını öngörürse

kabul edin, taşlayarak öldürmeyi öngörürse kabul etmeyin,

diye de tembih ederler. Resulullah (s.a.a) taşlayarak öldürme

hükmünü verir. Bunun üzerine Yahudiler, bunu kabul etmekten

kaçınırlar. Bu arada Resulullah (s.a.a), İbn-i Suriya'dan Tevrat'ın

konuya ilişkin hükmünü sorar ve gerçeği gizlememesi için onu Allah

ve ayetleri adına yemine verir. Adam doğruyu söyler ve

Resulullah'a recm hükmünün Tevrat'ta mevcut olduğunu belirtir.

İnşallah, ilerideki hadisler bölümünde bu olayı daha detaylı bir şekilde

ele alacağız.

 

Bununla beraber ayetler açıklamaları itibariyle bu özel durumdan

bağımsızdırlar ve nüzul sebebine ilişkin rivayetlerde anlatılanlarla

kayıtlı değiller. Yaşanan gelişmelere ilişkin özel sebeplerden

dolayı inen Kur'ân ayetlerinin tipik bir özelliğidir bu. Bu gibi ayetlerin

iniş sebeplerinin, ayetlerin birçok amacı arasında sadece belli

bir payları olur. Bunun tek nedeni, Kur'ân'ın evrensel ve sürekli bir

kitap oluşu, herhangi bir zaman veya mekânla kayıtlanamayacağı,

belli bir kavme veya özel bir olaya özgülenemeyeceği gerçeğidir.

Ulu Allah konuya ilişkin olarak şöyle buyurmuştur: "O sadece bütün

âlemler için bir ögüt-tür." (Yûsuf, 104) "Âlemlere uyarıcı olması

için kuluna Furkan'ı indiren Allah pek kutludur." (Furkan, 1) "O, eşsiz

bir kitaptır. Ki ne önünden, ne de arkasından ona batıl gelmez."

(Fussilet, 42)

 

"Ey Elçi!...küfürde yarışanlar seni üzmesin." Bu ifade, ayette sözü

edilen kimselerden gördüğü kötü muamele karşısında, Peygamberin

(s.a.a) gönlünü hoş tutma, ona moral destek sağlama amacına

yöneliktir. Ayette sözü edilenler, küfürde yarışanlardır, hızlı

adımlarla küfür yolunda koşuşturanlardır. Bunların fiillerinden ve

 

572 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

sözlerinden küfrün gerekleri birer birer orta yere dökülür. Bunlar

küfürde yarışan kâfirlerdir. Küfürde yarışmak, küfre doğru yarışmaktan

farklıdır.

 

"Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanma-mış olanlardan"

Küfürde yarışanlara, yani münafıklara ilişkin bir açıklamadır

bu. Burada nitelik, nitelenenin yerine konulmuştur. Bunun-la

yasağın nedenine işaret etmek amaçlanmıştır. Nitekim, önceki nitelik,

yani: "küfürde yarışanlar" ifadesi, yasaklanan şeyin nedenine

yönelik bir işarettir. Dolayısıyla -Allah doğrusunu herkesten daha

iyi bilir- şöyle bir anlam belirginlik kazanıyor: Bunların küfürde yarışmaları,

senin üzülmene neden olmasın. Çünkü onlar, yalnızca

dilleriyle i-nanmışlar, kalpleriyle değil; onlar mümin değildirler.

Sana gelip bir şeyler söyleyen Yahudiler de öyle.

Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla "ve Yahudilerden" ifadesi,

"Agızlarıyla inandık, dedikleri hâlde kalpleri inanmamış olanlardan"

ifadesine atfedilmiştir. Yeni bir başlangıç değildir. Buna

göre, "Yalana kulak verenler sana gelmemiş olan bir başka kavme

kulak verenler" ifadesi, mahzuf müptedanın haberidir. Yani,

"Onlar, yalana kulak verenlerdirler."

Uyum içinde sıralanan bu cümleler, Yahudilerin durumunu

açıklamaya yöneliktir. Ayetin girişinde işaret edilen münafıkların

durumunun ise, bu niteliklerle örtüşmediği açıktır.

Buna göre, sözü edilen bu Yahudiler, yalanı dinleyenlerdir. Yani

yalan olduğunu bile bile onu sürekli dinlerler. Aksi takdirde bir

yergi niteliği olarak kullanılmazdı. Onlar ayrıca, sana gelmeyen bir

kavmi de çokça dinlemektedirler. Kendilerine yapılan bütün telkinleri

kabul ediyor, kendilerinden istenen her şeyi yerine getiriyorlar.

Dinlemenin farklı anlamlar ifade etmesi nedeniyle "kulak verenler"

ifadesi tekrarlanıyor. Çünkü birincisi "kulak verip dinlemek",

ikincisi ise "kulak verip kabul etmek" anlamında kullanılmıştır.

"Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar." Yani, yerlerine

iyice yerleştikten sonra, kelimeleri yerlerinden kaydırıp ilgisiz

anlamlara değiştirirler. Bu cümle, "bir başka kavme" sözünün ni-

 

Mâide Sûresi 41-50 ................................................. 573

 

teliği konumundadır. "Eger size bu verilirse alın; eger bu

verilmezse sakının' derler." sözü de öyle.

Ayeti bütün olarak ele aldığımızda şu husus ortaya çıkıyor: Bir

grup Yahudi, dinleri açısından cezayı gerektirirci bir suç işliyorlar.

On-lar bunun için öngörülen ilâhî cezayı da bilmektedirler. Fakat

bilginleri, sabitleşen bu hükmü değiştiriyorlar. Sonra içlerinden bir

grubu Hz. Resulullah'a (s.a.a) gönderiyorlar ve bu olay hakkında

hükmüne başvurmalarını emrediyorlar. Eğer bilginlerin verdiği

değiştirilmiş hükme uygun bir hüküm verirse alın, başka bir hüküm

verirse sakının, diye de tembihliyorlar.

 

"Allah kimi fitneye düşürerek sınamak isterse, artık sen onun için

Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın." Görünen o ki bu cümle, bir

ara cümle konumundadır. Bununla anlatılmak istenen şudur: Onlar,

bu olayda ilâhî bir fitne ile sınanmaktadırlar. Do-layısıyla Peygamber

(s.a.a) müsterih olmalı, üzülmemelidir. Çünkü bu iş Allah'-

tandır ve O'na dönmektedir. Peygamber, bu işte Allah adına hiçbir

role sahip değildir. Onların sınamadan geçirilmesi için bu iş illâki

olacaktı. Bu nedenle üzülmeyi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktur.

"Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir."

Dolayısıyla kalpleri önceki kirliliği üzere kalmıştır.

Günah üzere günah işedikleri, tekrar tekrar yoldan çıktıkları için,

Allah bununla onları saptırmıştır. Allah bununla ancak yoldan çıkanları

saptırır.

 

"Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahi-rette de büyük

bir azab vardır." Dünyada rezil olacaklarına ilişkin bir tehdittir bu.

Nitekim öyle oldular da. Ahirette de büyük bir azaba uğrayacakları

vaat ediliyor.

 

"Yalana kulak verirler, haram yerler." Ragıb el-Isfahanî el-

Müfredat adlı eserinde şöyle der: "es-Suht, gövdeden koparılmış

kabuk demektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Feyushitekum biazabin:

bir azap ile kökünüzü keser." (Tâhâ, 61) Bazıları bu ifadeyi

"feyeshetekum" şeklinde okumuşlardır [ki, bu tarz okuyuş farkları

anlam değişikliğine neden oluşturmaz]. Araplar, ["kökünü kazıdı"

 

574 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

anlamında] "sehatehu" ve "eshatehu" derler. Yasak ve haram olan

şey için de "es-suht" ifadesi kullanılır ki, bu gibi kişiyi utandıran

şeylerin onun dinin ve kişiliğini kökünden kazıdığı ima edilir. Yüce

Allah, "haram yerler..." (Mâide, 42) buyuruyor. Yani, dinlerini kökünden

kazıyacak haram şeyler yiyorlar. Resulullah efendimiz (s.a.a)

şöyle buyurmuştur: "Eti haramdan biten bedene ateş yaraşır."

Bundan dolayı rüşvete de "suht" denilmiştir."

Şu hâlde, haramdan kazınılan her mal "suht"tur. Ayetin akışı

gösteriyor ki, bu kelime ayette "rüşvet" anlamında kullanılmıştır.

Bu bağlamda haram mal yediklerine işaret edilmesinden anılıyoruz

ki: İçlerinden bir grubunu Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gönderen

bilginler, Allah'ın konuya ilişkin hükmünü tahrif etmek için

rüşvet almışlardı. Çünkü Allah'ın hükmü bazılarına zarar veriyordu.

Onlar rüşvet vererek bu zararın önüne geçmek istediler. Bilginleri

de rüşvet alarak Allah'ın hükmünü değiştirdiler.

 

Buradan hareketle anlıyoruz ki: "Yalana kulak veririler, haram

yerler." nitelemesi, tümü itibariyle, Yahudilerin tümüne yönelik bir

nitelemedir. Nitelemeyi aralarında paylaştırmak gerekirse, bu sefer,

"Yalana kulak verirler" sözü, önceki ayette sözü edilen Yahudilerin,

yani Hz. Peygamberin yanına gönderilenlerin ve onlarla aynı

kategoriye giren diğer uyrukların niteliğini, "haram yerler" sözü

ise, yine önceki ayette sözü edilen "bir başka kavm" in niteliğini

anlatıyor. Kİsacası, demek istenen şudur: Yahudilerin bir kısmı

rüşvet yiyen bilginler, bir kısmı da yalana kulak veren taklitçi kitlelerdir.

 

"Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..."

Burada hükmüne başvurmaları durumunda, aralarında hüküm

vermek veya onlardan yüz çevirmek hususunda Peygamberimiz

serbest bırakılıyor. Bilindiği gibi, Peygamber efendimizin

(s.a.a) iki şeyden birini tercih etmesi, ancak gerektirici bir maslahata

göre belirginlik kazanır. Dolayısıyla mesele, Hz. Peygamberin

(s.a.a) görüşüne havale ediliyor.

 

Sonra yüce Allah, bu tercih bağlamında, Peygamberimize

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 575

 

(s.a.a) aralarında hükmetmeyi terk etmesi, onlardan yüz çevirmesi

durumunda bunun kendisine zarar vermeyeceğini, açıklıyor ve aralarında

hükmetmesi durumunda adalet ilkesi doğrultusunda

hükmetmesi gerektiğini vurguluyor.

 

Sonuçta mesele şuraya gelip dayanıyor: Yüce Allah, onların

arasında hükmünün geçerli olmasından başka bir şeye razı

olmuyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a) ya onlar hakkında Allah'ın

hükmünü uygulayacak ya da onlar hakkında hükmetmeyecek.

Başka bir hüküm vermesi ise, söz konusu değildir.

 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni

nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından dönüyorlar?! Gerçekte

onlar inanmış değillerdir." Burada Yahudilerin bir tutumunun hayret

verici oluşuna dikkat çekiliyor. Şöyle ki: Kendileri kitap ve şeriat

sahibi bir ümmettirler. Senin peygamberliğini, getirdiğin kitabı ve

şeriatı inkâr ederler. Sonra bir gelişme yaşanıyor ve buna ilişkin Allah'ın

hükmü kitaplarında mevcuttur. Ama onlar, içinde Allah'ın

hükmü bulunan Tevrat'tan yüz çeviriyorlar. Dolayısıyla kitaptan ve

hükmünden uzak duran bu adamlar, ona inanmıyorlar.

Bu bakımdan, "Sonra bunun ardından dönüyorlar" ifadesinin

an-lamı şu şekilde belirginleşiyor: Içinde Allah'ın hükmü bulunan

Tevrat yanlarında bulunduğu hâlde, olaya ilişkin hükümden dönüyorlar.

"Gerçekte onlar inanmış degillerdir" yani, onlar Tevrat'a ve

içerdiği hükümlere inanmıyorlar. Onlar Tevrat'a ve hükmüne inanmak

durumundan saparak küfre yönelmişlerdir.

 

"Sonra bunun ardından dönüyorlar" ifadesini, Peygamberin

(s.a.a) verdiği hükümden dönüyorlar, şeklinde anlamak da mümkündür.

Bu durumda, "Gerçekte onlar inanmış degillerdir." ifadesini

de, onlar Hz. Peygambere (s.a.a) inanmış değillerdir, şeklinde

anlamak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber'e başvurmaları, aralarında

hükmetmesini istemeleri, ona inanmış olduklarını ima edecek bir

davranıştı. Ya da hem Tevrat'a, hem de Hz. Peygambere inanmamış

oldukları kastedil-miş olabilir. Ne var ki, önceki anlam, ayetlerin

akışına daha uygundur.

 

576 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ayet, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ı bir ölçüde onaylamaktadır.

Bugünkü Tevrat, Babil'i fetheden Iran kralı "Kûruş"

un izniyle "Azra" tarafından derlenmiştir. Kuruş, Israiloğullarını

Babil esaretinden kurtarmış, Filistin'e dönüp heykeli onarmalarına

izin vermişti. Bu Tevrat, Hz. Peygamber zamanında onların ellerindeydi.

Bugün de aynı Tevrat ellerindedir. Kur'ân, bu Tevrat'ta Allah-

'ın hükmünün bulunduğunu açıklıyor. Ama aynı zamanda tahrif ve

değişim geçirdiğini de vurguluyor.

 

Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz: Bugün Yahudilerin elinde

bulunan Tevrat, Hz. Musa'ya (a.s) inen orijinal Tevrat'tan bölümler

içeriyor. Bunun yanında bazı yerleri tahrif edilmiş, değiştirilmiştir;

ya eklemede bulunulmuş, ya çıkarmalar yapılmış ya da ifadelerin

yerleri değiştirilmiştir vs. Kur'ân'ın Tevrat'a ilişkin görüşü budur.

Bu konuda yapılacak objektif kapsamlı bir araştırma da bunun

böyle olduğunu ortaya koyacaktır.

 

"Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır.

(Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi."

Bu ifade, önceki ayette açıklanan hususun gerekçesini açıklamaya

yöneliktir. Dolayısıyla, bu ve bundan sonraki ayetler, yüce

Allah'ın değişik dönemlerde yaşayan topluluklara şeriatlar indirdiğini,

bu şeriatları kutsal kitaplar kapsamında onlara indirdiğini

açıklıyor.

 

Bununla güdülen amacın, söz konusu toplulukların bu kitaplar

aracılığıyla doğru yola iletilmeleri, onların aracılığıyla hakkı görmeleri,

aralarında baş gösteren ihtilaflar hususunda onlara

başvurmalarıdır. Bu çerçevede peygamberlere ve bilginlere, indirilen

bu kitapların içerdiği şeriatlar doğrultusunda hüküm vermeleri,

kitapları ve içerdiği şeriatları korumaları, değiştirme ve tahrif girişimlerinden

muhafaza etmeleri, hükmederken, insanlardan miktarı

ne olursa olsun, az olmaktan öte olmayan herhangi bir bedel

almamaları, bu hususta sadece Allah'tan korkmaları, O'ndan başkasından

korkmamaları emrediliyor.

 

Bu arada yükümlülükleri daha da pekiştirilerek heva ve heves-

 

Mâide Sûresi 41-50 ...................................................... 577

 

lere tâbi olmamaları, dünya perestlerin baştan çıkarıcı çalımlarına

kanmamaları isteniyor. Şeriatların ve hukuk sistemlerinin farklılığı,

toplumların ve yaşadıkları dönemlerin farklılığından kaynaklanan

bir durumdur. Amaç, toplumlara yönelik ilâhî sınamanın eksiksiz

olarak tamamlanmasıdır. Çünkü asırlar geçtikçe zamanlar

değişik kapasiteler edinir. Güçlülük ve zayıflık bakımından değişiklik

arz eden iki farklı kapasite de, tek bir tarzda sürüp giden tek bir

teorik ve pratik eğitim sistemi ile istenen olgunluk derecesine ulaşmaz.

Dolayısıyla, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme

ve nur vardır." ifadesi, doğru yola ulaşmak için bir ölçüde hidayet

ve Israiloğullarının pratikleri ölçeğinde ve kapasiteleri oranında

bilgileri ve hükümleri görmek için bir nur vardır demektir.

Yüce Allah, Kur'ân-'da, onların genel ahlâkî yapılarını, çeşitli dönemlerde

tarih sahnesine çıkan halklarının karakteristik özelliklerini

ve anlayış kapasitelerini açıklamıştır. Bu yüzden onlara hidayetin

sadece bir kısmını, nurun sadece bir bölümünü indirmiştir. Bu

eski dönemde yaşamalarından, ümmet olarak önce tarih sahnesine

çıkmalarından ve kapasitelerinin azlığından kaynaklanan bir

durumdur. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Musa için

levhalarda her şeyden bir ögüt ve her şeyin bir açıklamasını

yazdık." (A'râf, 145)

 

"(Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm

verirlerdi." Bu ifade de peygamberler Allah'a teslim olmak anlamına

gelen "İslâm" niteliğiyle anılıyorlar. İslâm, Allah katındaki dinin

adıdır. Bununla dinin tek olduğuna işaret ediliyor. Bu din de Allah'a

teslim olmaktır, O'na kulluk sunmaktan kaçınmamaktır. Allah'a

teslim olmuş bir müminin Allah'ın hükümlerini ve yasalarını kabul

edip uygulamaktan kaçınması düşünülemez.

 

"Kendilerini Allah'a vermiş rabbanîler ve âlimler de, Allah'ın kitabını

korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından

(onunla hüküm verirlerdi)." Yani, bilgi ve amel olarak kendilerini Allah'a

adayan âlimler ya da "Rabbaniyyûn" kelimesinin "rab" veya

 

578 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"terbiye" sözcüklerinden türediğini esas alarak, bilgileri doğrultusunda

insanları terbiye etme görevini üstlenenler ve Yahudilerin

üst düzey bilginleri olan Hahamlar, Allah'ın emri doğrultusunda

onunla hükmederlerdi. Allah, kitabı koruma görevini de onlara

vermişti. Dolayısıyla kitabı koruma ve onu taşıma açısından onun

gözetleyicileriydiler -denetleyicileriydiler- de. Onu ezber-lerinde tuttukları

için değiştirilme ve tahrif ihtimali de ortadan kalkıyordu. Bu

bakımdan, "ve onu gözetip kolladıklarından" ifadesi, "ko-rumakla

görevlendirildikten" ifadesinin bir sonucu konumundadır. Onlara

kitabı korumaları emredilmişti, onlar da, onu kollayıp gözetmek

suretiyle koruyorlardı.

 

Şahitlik etmenin, kollayıp gözetmenin anlamıyla ilgili olarak

anlattıklarımız, ayetin akışından da kendini göstermektedir. Bazılarına

göre, bundan maksat, Peygamberin recme ilişkin hükmünün

Tevrat'ta yer aldığına tanıklık etmeleridir. Diğer bazılarına göre

de, bundan maksat, kitabın tek ve ortaksız Allah'ın katından

geldiğine şahitlik etmeleridir. Ne var ki ayetin akışından, bu iki yorumu

destekleyecek karineler algılamak mümkün görünmüyor.

"O hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun ve benim

ayetlerimi az bir paraya satmayın." ifadesine gelince, bu cümle,

"Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır...

onun-la hüküm verirlerdi." ifadesinin ayrıntısı, açılımı konumundadır.

Yani, Tevrat bizim katımızdan indirilmiştir ve bir şeriat, bir

hukuk sistemi içermektedir. Peygamberler, kendini Allah'a adamış

bilginler ve Hahamlar aranızda onunla hüküm verirlerdi. Şu

hâlde, ondan herhangi bir şey gizlemeyin, birilerinden korktuğunuz

veya maddî bir çıkar beklentisi içinde olduğunuz için onu değiştirmeyin.

Diğer bir ifadeyle: Insanlardan korkup Rabbinizi unutmayın.

Bilâkis, Allah'tan korkun ki, insanlardan korkmayasınız. Öbür yandan,

boş, geçici dünyevî bir mal veya makam şeklinde somutlaşan

az bir bedele karşılık Allah'ın ayetlerini satmayın.

 

Bu ifadenin, anlam itibariyle, "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından" ifadesine

 

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................ 579

 

ilişkin bir ayrıntı olması da mümkündür. Çünkü bu, bir anlamda kitabı

koruma hususunda söz alma hükmündedir. Yani, kitabı koruma

hususunda onlardan söz aldık ve onları buna şahit tuttuk ki,

onu değiştirme-sinler, onun hükmünü açıklamak hususunda benden

başkasından kork-masınlar ve ayetlerimi az bir paraya satmasınlar.

Nitekim yüce Allah, başka ayetlerde şöyle buyurmuştur: "Allah

kendilerine kitap verilenlerden 'Onu insanlara mutlaka

açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. Onlar

ise, bunu arkalarına atıp terk ettiler; onun karşılıgında az bir

menfaat aldılar." (Âl-i Imrân, 187) "Onların ardından, yerlerine geçip

kitaba varis olan birtakım insanlar geldi ki, onlar şu alçak

dünyanın menfaatini alıyorlar ve 'Biz nasıl olsa bagışlanacagız'

diyorlar. Kendilerine benzer bir menfaat daha gelse onu da

alırlar. Peki, Allah hakkında, gerçek-ten başkasını söylememeleri

hususunda kendilerinden kitap mİsakı alınmamış mıydı?! Ve

onun içindekini okuyup ögrenmediler mi?! A-hiret yurdu

korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz? Onlar ki

kitaba sımsıkı sarılırlar ve namazı kılarlar, elbette biz, iyili-ge

çalışanların ecrini zayi etmeyiz." (A'râf, 169-170)

Bu ikinci anlam, ayetin devamındaki "Kim Allah'ın indirdigiyle

hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." şeklindeki sert ve vurgulu

ifade-ye daha uygun ve daha yatkın görünmektedir.

 

"Onda onlara: Cana can... yaralara karşı kİsas yazdık." Ayetin akışı,

özellikle "yaralara karşı kİsas" ifadesi perspektifinden bakıldığında,

gösteriyor ki, maksat, adam öldürme, bir organı kesme ve yaralama

gibi suç türlerine ilişkin kİsas (ödeşme) hükmünü açıklamaktır.

"Cana can..." ifadesindeki ve diğer hususlarla ilişkili ifadelerdeki

karşılıklılık durumu, kİsas edilenle kendisi için kİsas edilen

arasında geçerlidir. Demek isteniyor ki, kİsas bazında canın dengi

yine bir candır, göz göze karşılıktır, burun buruna vs. Ifadenin orijinalindeki

"ba" harfi, mukabele anlamını içerir. "Bi'tu haza bi-haza=

Şu malı şu fiyat karşılığında sattım." örneğinde olduğu gibi.

 

580 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Dolayısıyla bir ahenk içinde akıp giden cümlelerin anlamı şu

sonuca götürüyor bizi: Öldürülen bir cana karşılık bir can öldürülür,

oyulan bir göze karşılık bir göz oyulur, kesilen bir buruna karşılık

bir burun kesilir, koparılan bir kulağa karşılık bir kulak koparılır,

sökülen bir dişe karşılık bir diş sökülür. Ve yaralamaların karşılığı

da yaralamadır. Kİsacası insanın canı ve bedeninin tüm organları

bazında kİsas, onların karşılıklarına uygulanır.

"Cana can..." ifadesi için -ayrıca diğer cümleler için de- 'Cana

karşılık bir can kİsas edilir veya öldürülür' şeklinde bir takdirî açılım

öngörenlerin maksadı da bu olsa gerektir. Yoksa böylesi bir

takdirî açılıma hiç gerek yoktur. Cümleler dil açısından tamdır ve

cümle içindeki zarf, takdirî açılıma gerek duymayan zarf-ı lağv

türündendir.

 

Tefsirini sunduğumuz şu ayet, şöyle bir imada da bulunmuyor

değildir: Burada zikredilen hüküm, onların başlarına gelen olay için

Peygamberden (s.a.a) bekledikleri ve önceki ayetlerde de işaret

edilen hüküm değildi. Çünkü ayetlerin akışı, "Gerçekten Tevrat-

'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." ifadesiyle yenileniyor.

Bundan sonraki rivayetler bölümünde değineceğimiz gibi, bu

hüküm bugün Israiloğullarının elinde bulunan Tevrat'ta da mevcuttur.

"Kim bunu bağışlarsa, o kendisi için keffaret olur." Öldürülenin yasal

velisi olup kİsas hakkına sahip kişi veya saldırıya uğrayıp yaralanan

kimse suçluyu bağışlar, kİsas uygulamasından vazgeçerse,

yani affederse bu, bağışlayan kişinin günahlarının keffareti veya

suçlunun işlediği suçun keffareti olur. Konunun akışından

anlıyoruz ki, ayette kastedilen anlam şudur: Şayet kİsas hakkına

sahip olan kişi bağışlarsa, bu onun için keffaret olur. Eğer

bağışlamazsa, hükmetme yetkisine sahip olan kişi, Allah'ın indirdiği

kİsas hükmünü uygulamalıdır. Buna rağmen kim Allah'ın

indirdiğiyle hükmetmezse, zalimlerden olur.

Buradan hareketle öncelikle şunu anlıyoruz: "ve men lem

 

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................ 581

 

yahkum =kim hükmetmezse" ifadesinin başındaki "vav" harfi,

"men tesaddaka =kim bağışlarsa" ifadesine yönelik bir atıf işlevini

görüyor. Yeni bir cümleye başlanıldığını bildirmiyor. Nitekim

"men tesaddaka=kim bağışlarsa" ifadesinin başındaki "fa" harfi

de ayrıntılandırma amacına yö-neliktir. Mücmel anlatımdan sonra,

ayrıntılı açıklamaya geçiş yani. Kİsas ayetini de buna örnek gösterebiliriz:

"Ama öldüren kimse, kardeşi tarafından affedilirse, o

zaman örfe göre uygun olanı yapması ve güzelce (diyeti) ödemesi

gerekir." (Bakara, 178)

 

İkincisi: "Kim... hükmetmezse" ifadesi, nedenin sonucun yerine

konulmasının tipik bir örneğidir. Bu durumda takdirî açılımı

şöyle olur: Eğer bağışlamazsa, o zaman Allah'ın indirdiğine göre

hükmetsin. Çünkü Allah'ın indirdiğine göre hükmetmeyenler zalimlerdir.

 

"Onların izleri üzerine arkalarından, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı

olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik." Ayetin orijinalinde geçen

"kaffeyna" fiilinin mastarı olan "et-takfiye" kelimesi, bir şeyi başka

bir şeyin ardına koymak anlamına gelir ve "kafâ=başın ense kısmı

kelimesinden türemiştir. "el-Asâr" ise "eser"in çoğuludur. Bu da bir

şeyin varlığına delâlet etme niteliğine sahip ve ondan kaynaklanan

etkinlikler anlamına gelir. Daha çok yürüyen kimsenin geride

bıraktığı ayak izi anlamında kullanılır. "Onların izleri üzerines" ifadesindeki

zamir, peygamberlere dönüktür.

 

"Onların izleri üzerine arkalarından... Meryem oglu İsa'yı gönderdik."

ifadesi kinayeli istiare sanatına bir örnektir. Bununla demek

isteniyor ki: Hz. İsa (a.s) kendisinden önceki peygamberlerin

izlediği yolu izlemiştir. Bu, insanları tevhide ve Allah'a teslim olmaya

davet etme yoludur.

 

"Önündeki Tevrat'ı dogrulayıcı" ifadesi, "Onların izleri üzerine

arkalarından..." ifadesini açıklamakta ve İsa'nın davetinin Musa'-

nın davetinin aynısı olduğunu, temelde aralarında herhangi bir

fark bulunmadığını göstermektedir.

 

"...Ona, içinde yol gösterme ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğ-

 

582 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rulayıcı... olarak Incil'i verdik." Ayetlerin akışı, Hz. Musa'nın, Hz. İsa'-

nın ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) şeriatlarının durumlarını açıklaması

ve onların kitapları hakkında inmiş olması bakımından, bunların

birbirleriyle uyumlu olduklarını göstermektedir.

 

Bundan sırasıyla şu sonuçlar çıkar:

 

Birincisi: Ayette sözü edilen ve müjde anlamına gelen- Incil,

Hz. İsa'ya (a.s) inen bir kitaptı, kitap dışında sırf bir müjde değildi.

Ne var ki yüce Allah, Tevrat ve Kur'ân hakkında ayrıntılı bilgi verdiği

gibi onun inişi hakkında ayrıntılı bilgi vermemiştir. Ulu Allah Tevrat'la

ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Allah buyurdu ki: 'Ey Musa,

ben, üzerine bıraktıgım görevlerle ve sözlerimle seni insanların

başına seçtim; artık sana verdigimi al ve şükredenlerden ol!' Ona

levhalarda her şeyden bir ögüt ve her şeyin bir açıklamasını

yazdık." (A'râf, 145) "...Musa levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden

korkanlar için yol gös-terme ve rahmet vardır." (A'râf, 154)

Kur'ân'la ilgili olarak da şöyle buyuruyor: "Onu Ruh-ul Emin indirdi,

senin kalbine, uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir

dil-le." (Şuarâ, 195), "O, degerli bir elçinin sözüdür. Güçlüdür o elçi

arşın sahibi Allah katında yücedir. Orada kendisine itaat edilen,

güvenilendir." (Tekvîr, 21), "...sahifeler içindedir, deger verilen, saygı

ile yükseltilen, tertemiz sahifeler. Degerli, iyi yazıcıların ellerinde."

(Abese, 13-16)

 

Buna karşın yüce Allah, Incil'in inişi hakkında ayrıntılı bilgi vermemiş,

ayrıntılardan söz etmemiştir. Şu kadarı var ki, önceki

ayette Tevrat'ın Hz. Musa'ya (a.s) inişinden ve Kur'ân'ın Hz. Muhammed'e

(s.a.a) inişinden söz edildiği bir atmosferde, onun da

İsa'ya inişinden söz edilmesi, onun da sözü edilen iki kitap türünden

bir kitap olduğunu göstermektedir.

 

İkincisi: Aynı şekilde Tevrat'ın niteliğinden söz edilirken, "Gerçekten

Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." şeklinde

bir ifadenin kullanılmasının ardından, yüce Allah'ın Incil'i nitelerken,

"içinde yol gösterme ve nur bulunan" buyurması ile

kitabın içerdiği bilgi ve hükümleri kastetmiştir. Ancak yüce Allah,

 

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 583

 

aynı ayette, ikinci kez "korunanlar için yol gösterici ve ögüt olarak"

buyurması gösteriyor ki, önceki yol gösterme, öğüt ifadesiyle

açıklanan "yol gösterme"den farklıdır. Dolayısıyla daha önce işaret

edilen "yol gösterme", inanç bazında doğru yola ulaşmayı sağlayan

bilgi türündendir. Dinde takvalı olmaya ulaştıran, günahlardan

korunmayı sağlayan bilgilerin yol göstericiliği ise, ikinci sözü edilen

'yol gösterme'nin kapsamı dâhilindedir.

 

Buna göre, "Nur" ifadesinin somut karşılığı olarak sadece

hükümler ve şer'î yasalar kalıyor. Ayetin üzerinde biraz düşünüldüğünde,

bunun böyle olduğu görülecektir. Çünkü hükümler ve şer'î

yasalar aydınlatıcı olgulardır. Onların ışığında ve aydınlığında hayat

yolunda ilerleme sağlanır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine insanlar arasında

yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse..." (En'âm, 122)

Böylece anlaşılıyor ki: Tevrat'ın niteliği bazında kullanılan "yol

gösterme" (hidayet) ile Incil'in niteliği bazında kullanılan ilk "yol

gösterme"den maksat tevhid ve ahiret inancı gibi itikadî bilgilerdir.

Yine her ikisi hakkında kullanılan "nur"dan maksat da, şer'î yasalar

ve hükümlerdir. Ikinci kez, Incil'in niteliği olarak geçen "yol gösterme"

ise, öğütler ve nasihatlar anlamında kullanılmıştır. Yine de

Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

 

Bununla, "yol gösterme" kavramının ayette tekrarlanmasının

nedeni de anlaşılıyor. Buna göre, ikinci kez işaret edilen "yol gösterme",

birincisinden farklıdır. Dolayısıyla "öğüt" ifadesi de, açıklama

nitelikli atıf konumundadır.

 

Üçüncüsü: İncil'in ikinci kez nitelendirilmesi bazında

"önündeki Tevrat'ı dogrulayıcı" denilmesi, te'kit veya başka bir

amaca yönelik bir tekrar olarak algılanmamalıdır. Bilâkis, bu ifadenin

maksadı, Incil'in Tevrat'ın içerdiği şeriata tâbi olduğunu vurgulamaktır.

Çünkü Incil'de Tevrat'ın içerdiği şeriatı onaylayıcı, insanları

Tevrat'a uymaya davet edici ifadelerin dışında bir amaç

güdülmüyor. Hz. İsa'nın istisna ettiği bazı hususlar başka. Kur'ân-ı

Kerim bunu da şöyle dile getiriyor: "Size haram kılınan bazı şeyle-

 

584 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ri de size helâl yapayım diye." (Âl-i Imrân, 50)

Bunun kanıtı da, Kur'ân'ı incelemeye dönük bir sonraki ayetin

içeriğidir: "Sana da kendinden önceki kitapları dogrulayıcı ve

onlara egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik."

 

"Korunanlar için yol gösterici ve öğüt olarak..." Daha önce bu ifadeyle

neyin anlatılmak istendiğini açıkladık. Bu ayet gösteriyor ki,

Hz. İsa'ya inen İncil'de, Tevrat'ın kapsadığı inançlarla ilgili bilgilerin

ve pratik hükümlerin yanı sıra, dinî takvaya, dinin yasaklarından

sakınıp korunmaya özel bir itina gösterilmiştir. Her ne kadar

bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ı Kur'ân tümüyle

onaylamıyorsa da, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'ya mal edilen

dört Incil de Kur'ân'ın İsa'ya indiğini söylediği Incil'den farklı ise de,

ancak bu halleriyle de bu anlamı doğrulamaktadır. Inşallah ileride

bu konuya detaylı bir şekilde değineceğiz.

 

"İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler." Hz. İsa'ya

indirilen Incil'de neshedildiği belirtilen kimi hükümlerin dışında,

Incil'de Tevrat'ın içerdiği şeriatın tümüyle onaylandığı bildirilmişti.

Incil Tevrat'ın içerdiği şeriatı onayladığına ve onda haram olan bazı

şeyleri helâl yaptığına göre, Incil'in helâl kıldığı bazı şeylerin dışında,

Tevrat'ın içeriğine göre amel etmenin, Allah'ın Incil'de indirdiği

şeylerle amel etmek anlamına geleceği açıktır.

 

Buradan hareketle anlıyoruz ki, bazı tefsir bilginlerinin, ayetin,

Incil'in Tevrat gibi ayrıntılı bir şeriat içerdiğini ifade ettiği yönündeki

çıkarsamaları zayıftır.

 

"Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklar (yoldan

çıkmışlar)dır." Bu ifade, "hükmetsinler" ifadesinin içerdiği emri pekiştirmeye

yöneliktir. Yüce Allah, bu ifadeyi pekiştirme amacına

yönelik olarak üç kez tekrarlamıştır. Iki kez Yahudilerle, bir kez de

Hıristiyanlarla ilgili olarak ve küçük farklılıklarla, "Kim Al-lah'ın indirdigi

ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.", "...işte onlar zalimlerdir.",

"...işte onlar fasıklardır." buyurmuştur. Böylece onların

kâfirlikleri, zalimlikleri ve fasıklıkları hükme bağlanıyor.

Konu Hıristiyanlarla ilgiliyken "fasıklık, yoldan çıkmışlık"tan,

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 585

 

Yahudilerle ilgiliyken "kâfirlik"ten ve "zalimlik"ten söz edilmesi,

şundan olsa gerektir: Hıristiyanlar tevhidi (Allah'ın birliği ilkesini)

teslis (üçlü tanrı motifi) ile değiştirdiler. Tevrat'ın hükümlerini ellerinin

tersiyle iterek, Pavlos'un direktifleri doğrultusunda Hz. İsa'nın

(a.s) dinini, Hz. Musa'nın (a.s) dininden ayrı, bağımsız bir din hâline

getirdiler. İsa'nın kendini feda etmesi efsanesini uydurarak dinî

hükümleri ortadan kaldırdılar. Böylece Hıristiyanlar, tevillerle tevhitten

ve tevhid esaslı şeriattan uzaklaştılar. Allah'ın hak dininden

çıktılar. Bilindiği gibi fısk, bir şeyin yerleşik bulunduğu yerden çıkması

demektir. Hurma çekirdeğinin kabuğunun içinden çıkması

gibi.

 

Yahudilere gelince, onlar sahip oldukları Hz. Musa'nın (a.s) dini

hususunda bir kuşkuya, bir yanılgıya düşmediler. Yalnızca bildikleri

öğretileri ve hükümleri reddettiler. Bu ise, Allah'ın ayetlerini

inkâr etmek, onlara haksızlık etmek demektir.

"Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse işte onlar

kâfirlerdir.", "...işte onlar zalimlerdir.", "...işte onlar fasıklardır."

ayetleri mutlaktır. Dolayısıyla buradaki muhatapları Ehlikitap olmakla

birlikte belli bir topluluğa özgü kılınamazlar.

 

Tefsir bilginleri, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen kimsenin

küfrünün anlamı hakkında: Allah'ın indirdiğinden başkasıyla yargılayan

yargıç, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden hâkim ve

sünnetin dışında bir gelenek uyduran bidatçi gibi, değişik görüşler

ileri sürmüşlerdir. Bu konu, fıkhî bir meseledir. Bize göre bu konudaki

doğru görüş de şudur: Sabit olduğunu bilerek şer'î bir hükme

veya dinin herhan-gi bir ilkesine karşı çıkıp onu reddetmek küfrü

gerektirir. Sabit olduğunu bilip reddetmeden karşı çıkmak fıskı gerektirir.

Sabit olduğunu bilmeden reddetmekse küfrü veya fıskı

gerektirmez. Çünkü bu bir kusurdur ve böyle bir kimse mazur sayılır.

Ancak bu kusurda kişinin ön ihmalinin olması başka. Daha ayrıntılı

bilgi için fıkıh kitaplarına bakmak gerekir.

 

"Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara egemen

olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik." Ayetin orijinalinde geçen

 

586 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"müheymin" kelimesinin mastarı olan "heymene" kelimesi, bir şeyin

bir şeye egemen olması demektir. Bu ise, -kelime-nin anlam

kökünden anlaşıldığı kadarıyla- bir şeyin koruma, denetleme ve

üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunma açısından başka bir şey üzerinde

otorite sahibi olması anlamına gelir. Işte Kur'ân'ın konumu

budur. Yüce Allah onu önceki semavî kitaplara karşın her şeyin

açıklaması olarak nitelendirir. Kur'ân kendisinden önceki semavî

kitapların içerdiği değişmez prensipleri korur, yürürlükten kaldırılması

gereken, değişime ve dönüşüme tâbi olma özelliğine sahip

olan ayrıntı nitelikli kuralları da nesheder. Böylece zamanın geçmesiyle

birlikte ilerleme ve olgunlaşma yolunda mesafe kaydeden

insanın durumuyla, uyum sağlar.

 

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gerçekten bu Kur'ân en

dogru yola iletir." (Isrâ, 9), "Biz bir ayeti siler veya unutturursak,

ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz." (Bakara, 106), "Onlar

ki Tevrat ve Incil'de yanlarında yazılı olarak buldukları, o ümmi

peygambere uyarlar. O peygamber ki, kendilerine iyiligi emreder,

kendilerini kötülükten meneder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin

şeyleri haram kılar, üzerlerindeki agırlıkları, sırtlarındaki zincirleri

kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren,

ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar, işte

felâha erenler onlardır." (A'râf, 157)

 

Buna göre tefsirini sunduğumuz ayette geçen, "Onlara

egemen olarak" ifadesi, "kendinden önceki kitapları dogrulayıcı"

ifadesini bü-tünlemektedir. Bu, açıklama nitelikli bir bütünlemedir.

Öyle olmasaydı, Kur'ân'ın Tevrat ve Incil'i doğrulamasından, onun

adı geçen kitapların içerdiği yasaların ve hükümlerin tümünü, olduğu

gibi bırakmak suretiyle ve hiçbir değişikliğe uğratmaksızın

doğruladığı şeklinde bir anlam çıkarılabilirdi. Fakat Kur'ân'ın

"onlara egemen olarak" şeklinde nitelendirilmesi, onun söz konusu

iki kitabı doğrulamasının, onların Allah katından gelen gerçek

bilgiler ve şeriatlar olduklarını doğruladığı anlamında olduğunu açıklayıcı

niteliktedir. Dolayısıyla Allah, onlar hakkında dilediği ta-

 

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 587

 

sarrufta bulunabilir, dilediğini yürürlükten kaldırır dilediğini olgunlaştırır.

Ayetin devamındaki şu ifade de buna yönelik bir işaret içermektedir:

"Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat

size ver-digi nimetler içinde sizi sınamak istedi."

Buna göre, "kendinden önceki kitapları dogrulayıcı" ifadesi,

söz konusu kitapların içerdiği bilgiler ve hükümler içinde bu ümmetin

durumuna uygun olanları onaylayıp yürürlükte kalmasını

sağlamak anlamına gelir. Dolayısıyla bu durumla, söz konusu kitapların

içerdiği bilgiler ve hükümlerin bir kısmını neshetmek, bir

kısmını olgunlaştırmak ve bir kısmına bir şeyler arttırmak arasında

bir çelişki yoktur. Nitekim Hz. İsa (a.s) ya da ona verilen kitap

olan Incil de, Tevrat'ın içerdiği bazı haramları helâl yapmasına

rağmen "Tevrat'ı doğrulayan" niteliğine sahiptir. Nitekim yüce Allah

bu hususta Hz. İsa'nın dilinden şöyle aktarmıştır: "Ben, benden

önce gelen Tevrat'ı dogrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı

şeyleri size helâl yapayım diye gönderildim." (Âl-i Imrân, 50)

 

"Şu hâlde insanlar arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen

gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma." Demek isteniyor ki:

Sana indirilen kitabın içerdiği şeriat hak olduğuna göre -ki o, kendisinden

önceki kitapların içeriğiyle örtüşen kısmıyla hak olduğu

gibi, onlara egemen olma özelliğine sahip olduğu için onların içeriğiyle

çelişen kısmıyla da haktır- sen -önceki ayetler-den

anlaşıldığı gibi- Ehlikitap arasında hükmederken veya -sonraki ayetlerden

anlaşıldığı gibi- insanlar arasında hükmederken, ancak

Allah'ın sana indirdikleriyle hükmedebilirsin, onların keyiflerine

uyup sa-na gelen haktan yüz çeviremezsin.

 

Bu nedenle, "Şu hâlde aralarında... hükmet." ifadesiyle,

Ehlikitap arasında hükmetmesi kadar, insanlar arasında hükmetmesi

de kastedil-miş olabilir. Ne var ki, ilk anlam, biraz uzak

bir ihtimal gibi görünmektedir. Çünkü bu anlam, şöyle bir takdirî

açılımı gerektirir: "Eğer hükmedersen, aralarında hükmet." Çünkü

yüce Allah, onu (s.a.a) Ehli-kitap arasında hüküm vermekle yü-

 

588 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

kümlü tutmamıştır. Tersine, hükmetmekle hükmetmekten kaçınmak

arasında serbest bırakmıştır: "Sana gelirlerse, ister aralarında

hüküm ver, ister onlardan yüz çevir."

 

Kaldı ki, yüce Allah, ayetlerin giriş kısmında Yahudilerle birlikte

münafıklardan da söz etmiştir. Dolayısıyla daha önce

Yahudilerden söz edildi diye, zamiri özellikle onlara döndürmeyi

gerektirecek bir ne-den yoktur. Çünkü daha önce, onlarla birlikte

başkalarından da söz edilmiştir. Bu açıdan, ayetlerin akışının bulunduğu

noktayı da göz önünde bulundurarak, zamirin "insanlar"a

döndürülmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz.

Şu da anlaşılıyor ki, "sana gelen gerçekten" ifadesi, sapma ve

yüz çevirme anlamlarını da içkin "uyma" ifadesiyle ilintilidir.

"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." Ragıp el-Isfahanî

"el-Müfredat" adlı eserinde şu açıklamada bulunur: "şŞer'u,

açık ve seçik olan yolda yürümek demektir. 'Şera'tu lehu

tari-ken' denildiği zaman, 'Onun için yürümeye elverişli açık bir yol

açtım.' anlamını ifade eder. 'eş-Şer'u' mastardır. Daha sonra

'izlenen yol' anlamında kullanılmıştır. Bunun 'şir'un', 'şer'un' ve

'şerîatun' şeklinde türev-leri vardır. Daha sonra 'ilâhî yol' anlamında

kullanılır olmuştur. Nitekim yüce Allah buyurmuştur: ...bir şeriat

ve bir yol..."

Ragıp, bazı açıklamalardan sonra şuna da yer vermiştir:

"Bazılarına göre, ilâhî yola 'şeriat' denilmesinin nedeni, 'şeriat-ul

mâ=suya giden yol'a benzetilmiş olmasıdır." (el-Mufredat'tan alınan

alıntı sona erdi.)

 

Büyük bir ihtimalle, şeriatın ikinci anlamı, ilk anlamından alınmış-

tır. Yani, gidip gelenin çokluğu nedeniyle açık ve belirgin

hale geldiği için suya giden yola da 'şeriat' denilmiştir. Ragıp devamla

der ki: "en-Nehc de açık yol anlamına gelir. 'Nehece'l-emru'

ve 'enhece' 'açık oldu' demektir. 'Menhec' ve 'minhac' da aynı anlamı

ifade eder."

 

Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 589

 

KUR'ÂN LİTERATÜRÜNDE ŞERİATIN ANLAMI VE ŞERİAT

İLE DİN VE MİLLET ARASINDAKI FARK

 

Bilindiği gibi, şeriat, yol anlamına gelir. Din ve millet de, tutulan

yol anlamını ifade eden kavramlardır. Ancak Kur'ân'dan

algıladığımız kadarıyla şeriat terimi, dinden daha özel bir anlamda

kullanılmaktadır. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Hiç şüphesiz

din, Allah katında Islâm'dır." (Âl-i Imrân, 19), "Kim Islâm'dan

başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette kayba

ugrayanlardandır." (Âl-i Im-rân, 85) Bunlara bir de şu ayetleri ekleyerek

anlamsal farklılıklarını düşünelim: "Sizden her biriniz için bir

şeriat ve bir yol belirledik." (Mâi-de, 48), "Sonra seni de emrimizden

bir şeriat üzerine koyduk. Sen ona uy." (Câsiye, 18)

Buna göre şeriat, herhangi bir ümmet için veya bu ümmete

gönderilen peygamber için hazırlanan, izlemeye elverişli hâle getirilen

yol demektir. Ibrahim şeriatı, Musa şeriatı, İsa şeriatı ve Hz.

Muhammed (s.a.a) şeriatı gibi. Din ise, bütün ümmetler için öngörülen

genel ve evrensel ilâhî yol demektir. Bu açıdan şeriat

neshedilebilir; ama geniş anlamıyla din değil.

 

Bu iki terim arasındaki bir diğer fark da, dinin hem bireye hem

de topluluğa isnat edilebiliyor olmasına rağmen şeriatın kurucusu

ve uygulayıcısı dışındaki herhangi bir bireye isnat edilemez olmasıdır.

Söz gelimi; Müslümanların dini, Yahudilerin dini, Müslümanların

şeriatı, Yahudilerin şeriatı, denebilir. Allah'ın dini ve şeriatı,

Hz. Muhammed'in (s.a.a) dini ve şeriatı da denebilir. Yine Zeyd'in dini,

Amr'ın dini denebilir; ama Zeyd'in şeriatı ve Amr'ın şeriatı

denemez. Bunun böyle olmasının nedeni, şeriat teriminin mastar

anlamını, yani yolu hazırlanma ve düzenleyip belirginleştirme anlamını

çağrıştırıyor olması olabilir. Dolayısıyla, Allah'ın hazırladığı

yol veya falan peygamber ya da ümmet için hazırlanan yol denebilir;

ama Zeyd için hazırlanan yol denemez. Çünkü bu hususta Zeyd'i ayrıcalıklı

kılacak bir durum söz konusu değildir.

 

Her halükârda şunu anlıyoruz ki: Şeriat terimi, din teriminden

 

590 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

daha özel bir anlamı ifade etmektedir. "O size, dinden Nuh'a tavsiye

ettigini, sana vahyettigimizi, Ibrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya

tavsiye ettigimizi şeriat yaptı." (Şûrâ, 13) ayetiyle de bu değerlendirmemiz

arasında bir çelişki yoktur. Çünkü ayetin ortaya koyduğu

ve vurguladığı husus şudur: Islâm ümmeti için yasalaştırılan Hz.

Muhammed'in (s.a.a) şeriatı, Allah'ın Hz. Muhammed'e vahyettiği

hükümlerin yanı sıra Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya ve Hz.

İsa'ya yönelttiği tavsiyelerin tümünden meydana gelmiştir. Bu, ya

Islâm'ın önceki tüm şeriatların meziyetlerini bünyesinde barındırmasının

yanı sıra fazlasına da sahip olduğunu ya da bütün şeriatların,

hitap ettikleri ümmetlerin kapasiteleri açısından farklılık arz

etseler de özleri itibariyle tek gerçekliğe sahip olduklarını vurgulamaya

yönelik bir kinayedir. Nitekim hemen devamındaki şu ifade

bu anlamı çağrıştırmakta ya da doğrudan vurgulamaktadır:

"Dini dogru tutun ve onda ayrılıga düşmeyin." (Şûrâ, 13)

Dolayısıyla -din tek ve değişmez olduğu ve şeriatlar da

birbirlerinin hükmünü yürürlükten kaldırdıkları hâlde- özel

şeriatların dine olan nispetleri, Islâm'da aralarında nasıh ve

mensuhlar da olmak üzere cüzî hükümlerin dinin aslına olan

nispetlerine benzer. Şu hâlde, insanların yüce Allah'a kulluk

sunarlarken esas alacakları tek din vardır, o da Allah'a teslim

olmanın adı olan Islâm'dır. Şu kadarı var ki, yüce Allah, insanların

bu amacı gerçekleştirmeleri için onları farklı yöntemlere yöneltmiş,

onlar için değişik gelenekler ve ilişki tarzları geliştirmiştir.

Bütün bunlarda, onların kapasitelerini ve çeşitliliklerini göz önünde

bulundurmuştur. Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve

Muhammed'in (s.a.a) şeriatlarının işlevi budur.

 

Aynı şekilde yüce Allah, bir şeriatın kapsamı içindeki bir hükmü,

başka bir hüküm koymak suretiyle yürürlükten kaldırmıştır,

neshetmiş-tir. Bunda da belirleyici olan, neshedilen hükmün

elverişli olma zamanının tükenmesi ve nesheden hükmün

elverişliliğinin belirginlik kazanmasıdır. Zina eden kadınlar için

öngörülen müebbet hapis cezasının, kırbaç cezası veya recm vs.

 

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................... 591

 

ile neshedilmesi gibi. Bunu şu ayetten de algılamak mümkündür:

"Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat size

verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi..."

 

"Millet" terimine gelince; bununla insanlar arasında etkin olan

hayat tarzı kastedilir. Bu terimin kökünde mühlet verme, süre tanıma

anlamı yatar. Bu açıdan "millet", başkasından edinilen yol

anlamını ifade eder. Ne var ki terimin etimolojik kökünün bu anlamı,

şimdiki kullanımda o kadar belirgin değildir. Şimdiki kullanımıyla

"şeriat" teriminin eş anlamlısı gibi bir anlam çağrıştırmaktadır.

Yani, millet de tıpkı şeriat gibi, dinden farklı olarak özel yol

anlamını ifade eder, demek istiyoruz. Fakat aynı anlamda kullanılıyor

olmalarına rağmen millet ve şeriat terimleri arasında bir farklılık

söz konusudur. Şöyle ki: Şeriat terimi bu anlamda kullanılırken,

zihinde Allah'ın insanlar izlesinler diye hazırladığı yol anlamı

canlanır. Buna karşın, millet terimi aynı anlamda kullanılırken, insanların

pratik olarak izlemek üzere başkalarından edindikleri yol

şeklindeki bir anlam zihinde belirginlik kazanır. Belki de bu yüzden

"din" ve "şeriat" terimleri Allah'a isnat edildiği hâlde, "millet" terimi

Allah'a isnat edilmiyor. "Allah'ın dini", "Allah'ın şeriatı" denildiği

hâlde, "Allah'ın milleti" denilmiyor.

 

Buna karşın Peygamberin hayat tarzı ve sünneti anlamında

"millet" terimi peygambere, bu hayat tarzına uymaları ve bu sünnet

izlemeleri açısından da ümmete nispet edilebiliyor. Örneğin

yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ibrahim'in dosdogru milletine (uyun);

o, Allah'a ortak koşanlardan da degildi." (Bakara, 135) Bir ayette

de Hz. Yûsuf'un şöyle dediğini anlatıyor: "Ben Allah'a inanmayan,

ahireti de inkâr eden bir kavmin milletini terk ettim. Atalarım

Ibrahim, Ishak ve Yakub'un milletine uydum" (Yûsuf, 38) Bir

diğer ayette de yüce Allah, kâfirlerin kendilerine gönderilen peygamberlerine

şöyle dediklerini anlatmaktadır: "Ya sizi mutlaka

yurdumuzdan çıkarırız ya da bizim milletimize dönersiniz." (Ibrâhim,

13)

 

Özetle, Kur'ân terminolojisinde din, şeriat ve milletten daha ge-

 

592 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

nel bir anlam ifade etmektedir. Buna karşın, şeriat ve millet terimleri,

bazı lafzî ayırtıları bir yana bırakırsak, hemen hemen eş anlamlı

kelimelerdir.

 

* * *

 

"Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat sizi verdiği

nimetler içinde sizi sınamak istedi." Bu ifade, çeşitli ümmetlere gönderilen

şeriatların farklılığının sebebini açıklama amacına yöneliktir.

Yoksa, insanların bir tek ümmet yapılmaları, varoluşsal bir kılınma,

yani tür olarak aynı olma anlamında kullanılmamıştır. Çünkü

insanlar aynı canlı türünün bireyleridir, aynı tarzda bir hayat

sürdürürler. Nitekim şu ayet de buna işaret etmektedir: "Insanlar

bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine

gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler

yapardık." (Zuhruf, 33)

 

Dolayısıyla üzerinde durduğumuz ayette, "bir tek ümmet

olma" ile, insanların bu yönde göz önünde bulundurulan dereceleri

birbirine yakın olduğu için, hepsine aynı şeriatı yasalaştırmayı gerektirecek

şekilde aynı kapasiteye ve aynı hazırlığa sahip olma durumu

kastedilmiştir.

 

Dolayısıyla, "Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı."

ifadesi, şartın gerekçesinin şartın yerine konulmasına bir örnek

oluşturmaktadır. Bununla güdülen amaç da, gerekçeyi zihinlerde

canlandırmak suretiyle, şartın cezasının (sonucun) daha net bir

şekilde algılanmasını sağlamaktır. Şartın cezası derken, "fakat size

verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi" cümlesini kastediyorum.

Yani, Allah, size verdiği ve bahşettiği nimetler içinde sizi bir

sınava tâbi tutmak istemektedir.

 

Hiç kuşkusuz, bu ayette işaret edilen bağışlar ve nimetler her

ümmette farklı olmuştur. Ne var ki bu farklılıklar, coğrafî mekân,

dil ve renk açısından olmamıştır. Çünkü yüce Allah'ın aynı zaman

içinde iki ayrı şeriatı yasalaştırdığı görülmemiştir. Buradaki farklılıklar,

zamanın geçmesi ile birlikte belirginleşen farklılıklardır.

Çünkü zaman geçtikçe buna paralel olarak insan kapasite merdi-

 

Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 593

 

venlerinde yukarıya doğru tır-manır, yeni koşullara ilişkin yeni yetenekler

edinir. Dolayısıyla insana yönelik ilâhî yükümlülükler ve

yasalaştırılan hükümler de, değişik yaşam şartlarında insana yönelik

bir ilâhî sınamadan başka bir şey değildir.

 

Dilersen şöyle de diyebilirsin: Bu ilâhî yükümlülükler ve hükümler

mutluluk ve mutsuzluk bağlamında, insanî yeteneklerin ve

kapasitelerin, kuvveden fiile çıkarılmasını amaçlayan ilâhî bir tedbirden

başka bir şey değildir. Ya da şöyle diyebilirsin: Bu yükümlülükler

ve hüküm-ler, ancak Rahmanın partisi ve kulları ile Şeytanın

partisini birbirinden ayırma aracıdır. Kur'ân-ı Kerim bu anlamı değişik

şekillerde ifade etmiştir; fakat, tümü aynı kapıya çıkmaktadır.

Ulu Allah sınama değerlendirmesi bağlamında şunları

söylemekte-dir: "Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu

Allah'ın kimle-rin mümin oldugunu belirlemesi ve aranızdan bazı

şahitler edinmesi içindir. Allah, zalimleri sevmez. Bir de (böylece)

Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister. Yoksa

siz, Allah içinizdeki cihat edenleri ayırt etmeden ve sabırlıları

belirlemeden cennete girebileceginizi mi sandınız?" (Âl-i Imrân, 140-

142) Bunun gibi daha birçok ayeti örnek göstermek mümkündür.

İkinci değerlendirmeyle ilgili olarak da şöyle buyurulduğunu

görüyoruz: "Benden size bir hidayet geldigi zaman, kim benim hidayetime

uyarsa, artık o, ne sapar, ne de sıkıntıya düşer. Ama

kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için de dar bir geçim vardır,

kıyamet günü de onu kör olarak mahşur ederiz." (Tâhâ, 123-

124)

 

Üçüncü değerlendirmeyle ilgili olarak da şöyle

buyurulmaktadır: "Bir zaman Rabbin meleklere dedi ki: 'Ben... bir

insan yaratacagım...' ...Iblis dedi ki: 'Rabbim, beni azdırmandan

ötürü andolsun ki, ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyecegim

ve onların hepsini azdıracagım. Ancak içlerinden kendilerine

ihlâs verilen kulların hariç.' Allah buyurdu ki: 'Işte bana varan

dogru yol budur. Benim kul-larıma karşı senin bir gücün yok-

 

594 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

tur. Ancak sana uyan azgınları azdırabilirsin. Cehennem de

onların hepsinin buluşma yeridir." (Hicr, 28-43) Bunun gibi daha

birçok ayet örnek gösterilebilir.

 

Kısacası, yüce Allah'ın insanlara yönelik kapasite ve yetenekler

gibi bağışları, zamanların değişmesine paralel olarak değişkenlik

arz ettiği gibi, insanlar arasında mutlu bir hayat için uygulanması

zorunlu olan şeriatların da birer sınama aracı olarak değişkenlik

göstermeleri bir zorunluluktur. Bu nedenledir ki, yüce Allah,

şeriat ve yöntemlerin farklılıklarının gerekçelerini bildirme

bağlamında iradesinin, insanların kendilerine verilen nimetler çerçevesinde

sınanmaları ve imtihan edilmeleri yönünde tecelli ettiğini

belirtmiştir. "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik.

Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat size

verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi."

Dolayısıyla, -Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- ayetin

anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: "Sizden her bir ümmet için,

bir şeriat koyduk; bir hukuk sistemi ve bir hayat metodu belirledik.

Allah isteseydi sizi bir tek ümmet yapardı ve size bir tek şeriat koyardı;

hepinizin aynı hukuk sitemine uymanızı sağlardı. Fakat topluluk

olarak her biriniz için ayrı birer şeriat koydu. Böylece size

bahşettiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Nimetlerin farklılığı

doğal olarak sınamanın farklılığını gerektirir. Dolayısıyla konulan

hükümlerin ve öngörülen yükümlülüklerin dayanağı, bu sınama iradesidir.

Bunun da kaçınılmaz sonucu, şeriatların farklılıklar arz

etmesidir."

 

Sözü edilen bu farklı ümmetler; Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın,

İsa'nın ve Muhammed'in (Allah'ın salât ve selâmı ona, Ehlibeyti'ne

ve onlara olsun) ümmetleridir. Yüce Allah'ın bu ümmete yönelik

nimetle-rini vurguladığı ayetten bunu algılıyoruz: "O size, dinden

Nuh'a tavsiye ettigini, sana vahyettigimizi, Ibrahim'e, Musa'ya ve

İsa'ya tavsiye ettigimizi şeriat yaptı." (Şûrâ,13)

"Öyleyse hayırlı işlerde yarışın; hepinizin dönüşü Allah'adır..." Ayetin

orijinalinde geçen "istibak" kelimesi, öne geçmeye girişmek

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 595

 

demektir. "Merci" ise, "rucû" kelimesinin mimli mastarıdır. Bu ifade,

"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik" ifadesine

ilişkin bir ayrıntı niteliğindedir. Ifadenin anlamı bunu gerektirmektedir.

Yani, diğer bütün şeriatlardan üstün, onlara egemen olan

bu kapsamlı şeriatı, sizin için hayat sistemi yaptık. Bu şeriata

uymanız durumunda hayra ulaşmanız, yapıcı bir hayat sürdürmeniz

kaçınılmazdır. Şu hâlde hayırlarda yarışın, yani şeriatın öngördüğü

hükümlere, kurallara ve yükümlülüklere uyma hususunda

birbirinizle yarışa girin. Sizinle diğer ümmetler arasında söz konusu

olan bu tür farklılıklarla uğraşmayın. Çünkü hepinizin dönüşü

Allah'adır, O size farklılıklarınızı bildirecektir; aranızda eğri ile

doğruyu ayıran hükmünü verecektir; adil bir yargıda bulunacaktır.

 

"İnsanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine

uyma." Ayetin bu giriş kısmı, önceki ayetin içerdiği şu ifadeyle aynıdır:

"Şu hâlde, insanlar arasında Allah'ın indirdigiyle hükmet...

onların keyiflerine uyma." Fakat her iki ifadeye ilişkin ayrıntı nitelikli

ifadeler farklıdır. Dolayısıyla, bu ifadenin bu şekilde tekrarlanmış

olması, bu ayrıntıları ifade etmek içindir, diyebiliriz. Çünkü

önceki ayet, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesini emrediyor; bu

arada insanların keyiflerine uyulmasını yasaklıyordu. Çünkü Allah-

'ın indirdiği, Peygamber (s.a.a) ve ümmeti için oluşturulan ve yasalaştırılan

bir şeriattır. Şu hâlde onların bu hayırlarda yarışmaları

gerekmektedir. İkinci ayet ise, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesini

emrediyor; bu arada insanların keyiflerine uymayı da yasaklıyor.

Bu arada Allah'ın indirdiklerinden yüz çevirirlerse, bu

tavırlarının yüce Allah'ın, yoldan çıkmış oldukları için kendilerini

saptırmasının nedeni olacağını dile getiriyor: "Allah onunla

birçogunu saptırır ve yine onunla birço-gunu yola getirir. Onunla

sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26)

Şimdiye kadar yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki tefsirini

sunduğumuz bu ayet, önceki ayetin içerdiği ve açıklamayı gerektiren

an-lamların açıklaması konumundadır. Buna göre, heva ve heves

sahibi kimselerin Allah'ın indirdikleriyle hükmetmekten yüz

 

596 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

çevirmelerinin nedeni, onların fasıklar ve yoldan çıkmış kimseler

olmalarıdır. Yüce Allah yoldan çıkmalarına neden olan kimi günahlarından

dolayı, onlara ceza vermeyi irade etmiştir. Görünen o ki

bu ceza da onları saptırmaktır. Buna göre, "İnsanlar arasında

Allah'ın indirdigiyle hükmet" ifadesi, "Sana da... bu kitabı gerçek

üzere indirdik" ifadesinin kapsadığı kitap kelimesine atfedilmiştir.

Nitekim bazı tefsir bilginleri de bu yönde görüş belirtmişlerdir. Bu

açıdan en uygun olanı, "kitab" sözcüğünün başındaki "elif-lam"ın

oluşturulma anlamına işaret etme amacına yönelik olmasıdır. Bu

açıdan şöyle bir anlam elde etmiş oluyoruz: "Sana da... onlara yazılan

hükümleri ve aralarında Allah'ın indirdikleriyle hükmet, diye

emrimizi indirdik."

 

"Onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından

sakın." Burada yüce Allah, ilâhî korumanın kapsamı içinde

masum (hataya düşmekten korunmuş) olduğu halde,

Peygamberini onların saptırma amaçlı girişimlerine uyma konusunda

uyarıyor. Bunun nedeni şudur: Ilâhî korunmanın güçlülüğü,

insanın seçme özgürlüğünü geçersiz kılmaz ve seçme özgürlüğüne

dayalı olarak öngörülen yükümlülüklerin düşmesine neden olmaz.

Dolayısıyla masumiyeti, bir tür bilgi nitelikli meleke şeklinde algılayabiliriz.

Bilindiği gibi bilgiler ve algılar, organların içinde bulunan

etkin ve dinamik güçleri ve bu güçleri taşıyan organları bir şeyi

yapma veya yapmama etkinliğine sahip olmaktan çıkarmaz.

Örneğin, bir yemeğin zehir içerdiğine ilişkin kesin bilgi, insanı o

yemeği yemekten alıkoyur. Fakat el, ağız, dil ve diş gibi yeme eyleminde

kullanılan organlar, bu yeme ve beslenme eyleminde işlevlerini

görmek durumundadırlar. Aynı zamanda iş görme

imkânına sahip oldukları hâlde, hiçbir şey yapmayabilirler de. Dolayısıyla,

böyle bir bilgi olduğu sürece iş görmeleri imkânsız gibi

görünse de, bunların iş görüp görmemeleri isteğe bağlı bir olgu olarak

belirginleşmektedir.

 

Daha önce, "Sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitap

ve hikmeti indirdi ve bilmeyecegin şeyleri sana ögretti. Allah'ın

 

Mâide Sûresi 41-50 ...................................................... 597

 

sana lütfü, cidden büyüktür." (Nisâ, 113) ayetini incelerken bu mesele

üzerinde bir parça durmuştuk.

 

"Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları

felâkete uğratmak istiyordur." Bu ifade, daha önce de işaret edildiği

gibi, saptırılmalarının fasık oluşlarının bir sonucu olduğunu vurgulamaya

yöneliktir. Bu ifadeyle, bir açıdan tefsirini sunduğumuz ayetler

grubunun başlangıç kısmına da bir göndermede bulunulmuş

oluyor: "Ey Elçi,... küfürde yarışanlar seni üzmesin..." Burada Peygamberimize

moral destekte bulunuluyor, gönlü hoş tutuluyor,

kalbinde hüzne yer bırakmayacak şeyler öğretiliyor. Yüce Allah'ın

pey-gamberini, kâfirlerin hak nitelikli çağrıya burun kıvırmaları,

kendilerini dosdoğru yola iletecek olan ilkelere sırtlarını dönmeleri,

onları kabul etmemeleri yüzünden üzülmekten menettiği birçok

yerde bu tür ifadelerle karşılaşıyoruz.

 

Bu çerçevede Peygamberine şunu açıklıyor: Böyle yapmakla

onlar, Allah'ı mülkünde âciz duruma düşürecek değillerdir. Allah'ı

yenilgiye uğratmalarının imkânı yoktur. Tam tersine, yüce Allah

emri ve iradesi hususunda galip olandır. Fasıklıkları yüzünden onları

saptıran da O'dur. Içlerindeki bir eğrilikten dolayı, onların kalplerini

eğriltmektedir. Pisliğe yatkın olmaları ve aşamalı olarak

kendilerini ona doğru yöneltmeleri yüzünden, onların üzerlerine

pislik ve iğrençlik kılmaktadır.

 

Yüce Allah konuyla ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmuştur:

"Inkâr edenler kurtulup geçtiklerini sanmasınlar. Onlar (bizi) âciz

bırakmazlar." (Enfâl, 59) Şu hâlde, her şey yüce Allah'ın elinde olduğuna

ve O, dininin pak meydanında pisliğin, çirkefin etkin olmasına

izin vermediğine göre O'nun irade ettiği her şey

gerçekleşmiştir; kaybettiği bir şey olmamıştır. Kaybedilen bir şey

olmadığına göre üzülmeye gerek yoktur.

 

"Eger dönerlerse, bil ki Allah... istiyordur" ifadesi yerine, "Eğer

dönerlerse, şüphesiz Allah... istiyordur" gibi bir ifadenin kullanılmamış

olması da bu mesajı vermeye yönelik olsa gerektir. Dolayısıyla

bu ifadenin anlamı onların yüz çevirmelerinin ilâhî yönlen-

 

598 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

dirmenin sonucu olduğunu vurgulama şeklinde belirginlik kazanmaktadır.

Bu nedenle, söz konusu durumun, Peygamberi (s.a.a)

üzmemesi gerekir. Çünkü o, Rabbinin yoluna insanları çağıran bir

elçidir. Eğer bir şeye üzülecekse, dine davet bağlamında bir şeyin

Allah'ın iradesine galip gelmesine üzülmelidir. Ki o da mümkün

değildir. Çünkü hiçbir şey yü-ce Allah'ı âciz bırakamaz. Bilâkis,

onları ilâhî yönlendirmesi ve plânla-masıyla şuraya buraya sevk

eden, O'dur. O hâlde üzülecek bir şey yok.

Yüce Allah bu gerçeği başka şekilde de ifade etmiştir: "Her

hâlde sen, onlar bu söze (Kur'ân'a) inanmazlarsa, arkalarından,

üzüntüden kendini helâk edeceksin! Biz yeryüzündeki şeyleri,

kendisine süs olsun diye yarattık ki onların hangisinin daha güzel

iş yaptıgını deneyelim. Biz elbette bir gün yerin üzerindekilerini

kupkuru bir toprak yaparız." (Kehf, 6-8) Bundan da anlaşılıyor ki yüce

Allah, peygamberler göndermekle, dinî uyarı ve müjdelemeyi

insanlara yöneltmekle onların tümünün -insanın, ihtiyaçları ve beklentileri

bağlamında istediği gibi- iman etmelerini istememiştir.

Bilâkis bütün bunların olmasının nedeni, insanların sınanmalarıdır

ve imtihandan geçirilmeleridir ki, içlerinde en güzel işler yapanlar

belirginleşsinler. Yoksa dünya ve üzerindekiler bir gün ortadan

kalkacak-tır ve yok olacaktır. Kupkuru bir topraktan başka bir

şey kalmayacaktır. Şu hak sözden yüz çeviren kâfirler burada olmayacaklardır;

dünya yüzünden silineceklerdir. Onlar ve kalplerinin

arzuyla bağlandığı her şey toz duman olup kaybolacaktır. Bunun

için de üzülmek gerekmez. Çünkü bu, çabalarımızın boşa gitmesi

anlamına gelmez. Bu, gücümüzün işlevsizliği ve irademizin

geçersizliği demek değildir.

 

"Zaten insanların çoğu yoldan çıkmışlardır." Bu ifade, bir bakıma,

"Allah... onları felâkete ugratmak istiyordur." ifadesinin gerekçesi

konumundadır. Ki daha önce buna ilişkin açıklamalarda

bulunduk.

 

"Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan bir toplum

için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" Bu ifade ön-

 

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................... 599

 

ceki ayetin içeriğinin soru şeklindeki bir ayrıntısı niteliğindedir.

Buna göre, onların uymaktan yüz çevirdikleri şey, Allah'ın hükmüdür,

ki onu hak olarak kendilerine indirmiştir ve onun hak olduğunu

da bilmektedirler. Bu ifadenin önceki ayetlerin tümünde açıklanan

hususların bir sonucu olması da mümkündür.

 

Bu açıdan ayetten şöyle bir anlam algılıyoruz: Bu hükümler ve

şeriatlar hak olduğuna, Allah katından nazil olduğuna ve bundan

öte hak nitelikli bir hüküm olmayacağına göre, onun dışındaki tüm

hükümler heva ve heves menşeli cahiliye hükümleridir. Öyleyse

hak nitelikli hükümden yüz çevirenler, bu davranışlarıyla ne

istiyorlar? Geride cahili-ye hükmünden başka bir şey yok ki? Yoksa

cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Halbuki, kendilerinin de mümin

olduklarını iddia eden bu insanlar için Allah'tan daha güzel hüküm

verecek kimse yoktur.

 

"Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar?" ifadesi, azarlama ve

utandırma amaçlı bir sorudur. "Allah'tan daha güzel hüküm veren

kim olabilir?" ifadesi de olumsuzlayıcı soru niteliğindedir. Yani, Allah'tan

daha güzel hüküm veren kimse yoktur, demek isteniyor.

Bir hükme de ancak güzel olduğu için uyulur. "Kesin bilgisi olan

bir toplum için..." ifadesinin orijinalinde "yakin=kuşku götürmeyen

kesin bilgi ve kesin inanç" niteliği esas alınmıştır. Bununla onların

iman iddialarına göndermede bulunuluyor ve deniliyor ki: Şayet Allah'a

inandıklarına ilişkin iddialarında samimi iseler, Allah'ın ayetlerine

kesin olarak inanmaları gerekirdi. Allah'ın ayetlerine kesin

olarak inananlar da Allah'tan daha güzel hüküm koyan birinin olmasını

kesinlikle kabul etmezler.

 

Biliniz ki: Ayetlerin akışı içinde, birçok yerde birinci tekil veya

çoğul şahıs kipiyle konuşmadan, üçüncü şahıs kipine geçiş yapılmış

veya bunun aksi örnekler sunulmuştur [iltifat sanatının çeşitli

örnekleri sergilenmiştir]. "Allah adalet sahiplerini sever." denilmesinin

ardından "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik" denilmesi sonra,

"Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden" denilmesi

ve sonra, "benden korkun" denilmesi gibi. Bu ifadeler içinde

 

600 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

üçüncü şahıs olarak "Allah" lafzının kullanıldığı ifadelerde,

sahibinin büyüklüğünden hareketle işin büyüklüğüne, önemine

dikkat çekilmek istenmiştir.

 

Birinci tekil şahıs lafzının kullanıldığı ifadelerde ise, işin yüce

Allah'a ait olduğu ve bu konuda bir velinin veya şefaatte bulunacak

bir kimsenin etkinliğinin söz konusu olamayacağı vurgulanmak

istenmiştir. Bir teşvik veya ödülden söz edilmişse, bunu gerçekleştirecek

olan yüce Allah'tır. O, sözünde duranlar içinde en

kerim olanıdır. Bir yasaklama ve tehdit söz konusuysa, hiç kuşkusuz

bu çok zor ve çok ağır olur. Bunun bir veli veya şefaatçi aracılığıyla

insandan uzaklaştırılması mümkün değildir. Çünkü yetki Allah'ın

elindedir ve bu bağlamda her türlü aracı olumsuzlanmış ve

aradaki bütün sebepler kaldırılmıştır. Verilmek istenen mesajın

gayet açık olduğu ve anlaşılmaması için hiçbir nedenin olmadığı

görülmektedir. Önceki bölümlerde bu konuyla ilgili bazı açıklamalarda

bulunmuştuk.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Ey Elçi! ...küfürde yarışanlar seni

üzmesin." ayetiyle ilgili olarak İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet

edilir: "Hayber Yahudilerin eşraf takımından bir kadın, toplumun

eşraf takımından bir adamla zina etti. Ikisi de evliydi. Hayberliler

onları taş-layarak öldürmek istemediler. Bunun üzerine Medine

Yahudilerine bir haber göndererek bu hususta bir çözüm bulabilmek

için Hz. Peygamberin görüşüne başvurmalarını istediler. Peygamberin

taşlayarak öldürme dışında daha hafif bir ceza vereceğini

umuyorlardı. Bunun üzerine Kâ'b b. Eşref, Kâ'b b. Useyd, Şube

b. Amr, Malik b. Sayf, Kinane b. Ebi'l-Hakik ve diğerlerinden oluşan

bir topluluk Peygamberimizin yanına gelerek ona şöyle dediler:

Ey Muhammed, bize zina eden evli erkek ve evli kadının cezasını

bildir."

 

"Peygamberimiz buyurdu ki: 'Benim bu konuda vereceğim

hükmü kabul edecek misiniz?' 'Evet' dediler. Bu sırada Cebrail

 

Mâide Sûresi 41-50 ................................................ 601

 

recm cezasının gerektiğini vahyetti. Peygamberimiz de onlara evli

erkekle evli kadının zina etmeleri durumunda taşlanarak öldürülmeleri

gerektiğini açıkladı. Ama onlar bu hükmü kabul etmeye

yanaşmadılar. Bunun üzerine Cebrail Peygamberimize, onlarla

kendisinin arasında İbn-i Suriya'yı hakem kılmasını tavsiye etti ve

İbn-i Suriya'nın niteliklerini Peygambere bildirdi. Peygamberimiz

dedi ki: 'Fedekte oturan, adına İbn-i Suriya denilen yüzünün kılları

henüz çıkmış, bir gözü görmeyen beyaz tenli bir delikanlı var; onu

tanır mısınız?' Dediler ki: 'Evet.' Peygamberimiz buyurdu ki: 'Peki o

sizin aranızda nasıl bilinir?' Dediler ki: 'Yeryüzünde Allah'ın Musa'-

ya indirdiğini en iyi bilen Yahudidir. Peygamberimiz dedi ki:

'Öyleyse onu buraya çağırın.' Onlar da söyleneni yaptılar. Bunun

üzerine Abdullah b. Suriya oraya geldi."

 

Peygamberimiz ona dedi ki: 'Seni, kendisinden başka ilâh

bulunmayan ve Musa'ya Tevrat'ı indiren, sizin için denizi yaran, sizi

denizden kurtarıp Firavun hanedanını denizde boğan, bulutla üzerinize

gölge yapan, size bıldırcın eti ve kudret helvası indiren Allah

adına yemine veriyorum, evli olup da zina eden kimselerin recim

cezasına çarptırılmalarına ilişkin bir ifade var mıdır kitabınızda?'

İbn-i Suriya şunları söyledi: 'Evet, bana hatırlattığın zatın hakkı için,

eğer yalan söylemem veya değiştirmem durumunda Tevrat'ın

Rabbinin beni yakacağından korkmasaydım, sana bunu itiraf etmezdim.

Peki sen söyle ey Muham-med, senin kitabında bunun

hükmü nasıl yazılıdır?' Peygamberimiz buyurdu ki: 'Adalet sahibi

dört kişi, erkeğin cinsel organının kadının cinsel organına sürme

milinin sürmedanlığa girdiği gibi girdiğini görüp buna tanıklık ederse,

onun recm cezasına çarptırılması [yani taşlanarak öldürülmesi]

gerekir.' İbn-i Suriya dedi ki: Allah Tevrat'ta da Musa'ya bu

şekilde vahyetmiştir."

 

"Hz. Peygamber ona dedi ki: 'O hâlde, ilk kez ne zaman Allah-

'ın hükmünde indirime gittiniz?' Dedi ki: 'Toplumun yüksek tabakalarından

biri zina ettiği zaman ona ilişmezdik. Ama güçsüz kesimden

biri zina ettiği zaman ona gereken cezayı uygulardık. Bu-

 

602 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

nun üzerine toplumun yüksek tabakaları arasında zina yaygınlaştı.

Derken kıralımızın amcasının oğlu da zina etti. Ama ona recm cezasını

uygulamadık. Sonra başka bir adam zina etti. Kıral onun

recm edilmesini istedi. Halk buna karşı çıktı ve 'Hayır, falanı -yani

amcasının oğlunu- recm etmediğin sürece bu adamı recm edemezsin.'

dediler. Bunun üzerin dedik ki: Bir araya gelelim ve recm

etme dışında bir ceza belirleyelim ve bu ceza yüksek kesimden olsun,

alt katmanlardan olsun, herkesi kapsasın. Sonuçta, kırbaç ve

dağlama cezasını öngördük. Bu ceza şöyle uygulanacaktı: Zina

edenlere kırkar kırbaç vurulacak, sonra yüzleri is sürülerek karartılacak,

yüzleri kuyruk kısmına gelecek şekilde eşeklere ters bindirilerek

halk arasında dolaştırılacaklardı ve bu recm cezasının yerine

geçecekti."

 

"Yahudiler İbn-i Suriya'ya çıkıştılar: 'Bakıyoruz, her şeyi ona

anlatmakta gecikmedin! Aslında sen, bu konuda görüşüne baş

vurulacak ehliyette değilsin; ama sen burada değildin ve senin bulunmadığın

bir yerde senin arkandan olumsuz şeyler söylemek istemedik.

İbn-i Suriya dedi ki: 'Beni Tevrat adına yemine verdi. Öyle

olmasaydı, bunları ona anlatmayacaktım.' Daha sonra Hz. Peygamber,

zina eden erkek ve kadının getirilmelerini istedi ve Mescidin

önünde recm edildiler. Ardından şöyle buyurdu: Ben,

uygulamadan kaldırılan recm cezasını uygulayan ilk kişiyim.' Bunun

üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: "Ey Ehlikitap! Elçimiz size

geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin birçogunu size açıklıyor, birçogundan

da geçiyor." (Mâide, 15) Bu sırada İbn-i Suriya yerinden

kalktı ve ellerini Hz. Peygamberin (s.a.a) dizlerinin üzerine koydu

ve şöyle dedi: 'Ben, vazgeçmen emredilen çok şeyi bize hatırlatmandan

Allah'a ve sana sığınırım.' Bunun üzerine Peygamberimiz

bu işten vazgeçti."

 

"Sonra İbn-i Suriya Peygamberimizden uykusunun nasıl olduğunu

sordu. Peygamberimiz buyurdu ki: 'Gözlerim uyur, ama kalbim

uyumaz.' İbn-i Suriya, 'Doğru söyledin' dedi, 'Bana, kimi çocukların

babalarına benzedikleri hâlde neden hiç annelerine benze-

 

Mâide Sûresi 41-50 .................................................. 603

 

mediklerini ve kimi çocukların da annelerine benzedikleri hâlde

neden hiç babalarına benzemediklerini açıklar mısın?' Peygamberimiz

(s.a.a) dedi ki: 'Anne-babadan hangisinin döl suyu diğerine

galip gelip onu geçerse, çocuk ona benzer.' İbn-i Suriya, 'Doğru

söyledin' dedi, 'O hâlde bana, çocuğun nelerinin babadan,

nelerinin de anneden kaynaklandığını söyle.' Bu sırada Peygamberimiz

uzun süre kendinden geçti. Sonra kendine gelince yüzü kıpkırmızı

olmuştu ve boncuk boncuk terler akıyordu. Buyurdu ki: 'Et,

kan, tırnak ve iç yağı anneden; kemik, sinirler ve damarlar da babadan

kaynaklanır.' İbn-i Suriya şöyle dedi: Doğru söyledin, senin

niteliklerin bir peygamberin nitelikleridir."

 

"Bunun üzerine İbn-i Suriya Müslüman oldu ve şunları söyledi:

'Ey Muhammed, hangi melek sana geliyor?' Peygamberimiz (s.a.a)

buyurdu ki: 'Bana Cebrail adlı melek gelir.' 'Bana onun niteliklerini

anlatır mısın?' dedi. Peygamberimiz Cebrail'in niteliklerini ona anlattı.

İbn-i Suriya dedi ki: Ben, Cebrail'in Tevrat'ta da senin söylediğin

gibi nitelendiğine ve senin gerçekten Allah'ın Resulü olduğuna

tanıklık ederim."

 

"İbn-i Suriya Müslüman olunca, Yahudiler onunla ilgili olarak

olumsuz şeyler söylemeye, ona sövüp saymaya başladılar. Tam

kalkıp gideceklerdi ki, Kurayzaoğulları Yahudileri, Nâdiroğulları

Yahudilerinin eteklerinden tutup oturmalarını istediler ve dediler

ki: 'Ey Muham-med! Nâdiroğulları kardeşlerimizle babalarımız birdir,

dinimiz birdir, peygamberimiz birdir. Buna rağmen bizden birini

öldürdükleri zaman karşılığında kİsas yapmaya yanaşmazlar,

bizden öldürülen adamın kan bedeli olarak yetmiş vasak hurma

verirler. Biz onlardan birini öldürdüğümüz zaman ise katili öldürür

ve bizden bize verdiklerinin iki katı, yani yüz kırk vasak hurma alırlar.

Biz onlardan bir kadın öldürsek, onun yerine bir erkeğimizi öldürürler.

Bir erkeklerini öldürsek, yerine iki erkeğimizi öldürürler.

Öldürdüğümüz kölelerine karşılık özgür bir insanımızı öldürürler.

Bizim yaralarımız onların yaralarının yarısı gibi muamele görür.

Şimdi bizimle onlar arasında sen hüküm ver.' Bunun üzerine yüce

 

604 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Allah recm cezasına ve kısasa ilişkin ayetleri indirdi."

 

Ben derim ki: Tabersi, Mecma-ul Beyan tefsirinde İmamBâkır-

'dan (a.s) aktardığı rivayetin yanı sıra bir grup müfessirin de rivayetine

dayanmaktadır. Kıssanın giriş kısmında anlatılanlara yakın

açıklamalar içeren rivayetler, Ehlisünnet'in hadis kaynaklarında ve

tefsirlerinde çeşitli kanallarla Ebu Hüreyre'den, Bera b. Azib'ten,

Abdullah b. Ömer'den, İbn-i Abbas'tan ve başkalarından aktarılmıştır.

Söz konusu rivayetler birbirlerine yakın açıklamalar

içermektediler. Kıssanın son kısmı ise, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde

Abd b. Hamid ve Ebu Şeyh kanalıyla Katade'den, İbn-i Cerir, İbni

Ishak, Taberani, Ebu Şeybe ve İbn-i Münzir kanalıyla da İbn-i

Abbas'tan rivayet edilmiştir.

Rivayette belirtildiği gibi, İbn-i Suriya'nın recm cezasının Tevrat'ta

yer aldığına ilişkin açıklamasının Kur'ân'daki şu ifadeyle

desteklendiği kuşku götürmez bir gerçektir: "İçinde Allah'ın hükmü

bulunan Tevrat yanlarında dururken, seni nasıl hakem yapıyorlar?!"

Ayrıca bu hükmün, hadiste aktarılanlara yakın bir şekilde

bu günkü Tevrat'ta yer alması da bu hususu pekiştirici bir unsurdur.

Söz gelimi, Tevrat'ın "Tesniye" bölümünün yirmi ikinci

babında şöyle deniyor:

"(22) Eğer bir adam, başka bir adamın karısı olan bir kadınla

yatmakta olarak bulunursa, o zaman kadınla yatan adam ve kadın,

onların ikisi de öleceklerdir; ve İsrail'den kaldıracaksın. (23)

Eğer kız olan bir genç kadın bir adama nişanlı ise ve bir adam onu

şehirde bulup onunla yatarsa; (24) O zaman onların ikisini de o

şehrin kapısına çıkaracaksınız ve onları, şehirde olduğu hâlde bağırmadığı

için, kadını ve komşusunun karısını alçalttığı için erkeği

taşla taşlayacaksınız ve ölecekler; ve kötülüğü aranızdan kaldıracaksınız."

Bu ifadeler görüldüğü gibi, recm cezasını bazı durumlara özgü

olarak dile getirmektedir.

 

Rivayette belirtildiği şekliyle Yahudilerin evli insanların zina

cezasını sordukları gibi adam öldürme olaylarında kan bedelinin

 

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 605

 

hükmünü de sormalarına gelince; daha önce de belirtildiği gibi,

ayetler bunu destekleyecek işaretlerden büsbütün yoksun değildir.

Ayette adam öldürmenin ve yaralamanın hükmü olarak belirtilen

hususların Tevrat'ta mevcut olduğuna ilişkin açıklamalara gelince;

bunların bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ta da mevcut olduğunu

görüyoruz.

 

Tevrat'ın "Çıkış" bölümünün yirmi birinci babında şöyle deniyor:

"(12) Bir adamı vuran, vurduğu ölürse, mutlaka öldürülecektir.

(13) Ve eğer pusu kurmaz, fakat Allah onu kendi eline teslim ederse,

o zaman sana tayin edeceğim yere kaçacaktır... (23) Fakat

zarar olursa, o zaman can yerine can, (24) göz yerine göz, diş yerine

diş, el yerine el, ayak yerine ayak, (25) Yanık yerine yanık, yara

yerine yara, bere yerine bere vereceksin."

 

Tevrat'ın "Leviler" bölümünün yirmi dördüncü babında şu ifadelere

yer veriliyor: "(17) Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka

öldürülecektir. (18) Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak

onu ödeyecek. (19) Ve bir kimse komşusunu sakatlarsa, kendisine

de yaptığı gibi yapılacaktır; (20) Kırık yerine kırık, göz yerine göz,

diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise de, kendisine

de öylece edilecektir."

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ahmed, Ebu Davud, İbn-i Cerir, Ib-n-i

Münzir, Taberani, Ebu Şeyh ve İbn-i Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan şöyle

rivayet ederler: Yüce Allah, "Kim Allah'ın indirdigiyle hükmetmezse,

işte onlar kâfirlerdir... zalimlerdir... fasıklardır." ayetlerini

Yahudilerden iki topluluk hakkında indirmiştir. Cahiliye

döneminde bunların güçlü olanı zayıf olanı eziyordu. Güçlüler uyguladıkları

baskı sonucu zayıfları şuna razı etmişlerdi: Üstün olanlardan

bir kimse zayıf olanlardan birini öldürürse, onun kan bedeli

elli vasak hurmadır. Zayıflardan bir kimse üstün olanlardan birini

öldürürse, onun kan bedeli de yüz vasak hurmadır.

Bu uygulama Resulullah'ın (s.a.a) Medine'ye gelişine kadar bu

şekilde devam etti. O gün her iki kabile de Peygamberi (s.a.a) kar-

 

606 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

şılamaya gelenler arasında yer alıyorlardı. Peygamberimiz de henüz

onlara cephe almamıştı. Bu sırada zayıf kabilenin adamları

ayağa kalkıp şöyle dediler: "Dünyada başka hangi iki kabile arasında

böyle bir uygulama var: Ikisinin dini bir, soyları bir, beldeleri

bir olacak; ama birinin kan bedeli diğerinin yarısı kadar olacak! Biz

size bu üstünlük hakkını sizden korktuğumuz için vermiştik. Ama

artık Muhammed geldiğine göre size bu ayrıcalığı tanımayacağız."

Bu konuşmalardan sonra iki kabile arasında bir savaşın çıkması

an meselesiydi. Ki aralarında hüküm vermek üzere Peygamber

efendimize (s.a.a) başvurma hususunda anlaştılar. Bu sırada

üstün olan kabilenin adamları aralarında fikir alış verişinde bulunup

şöyle dediler: "Allah'a andolsun ki, Muhammed sizden alıp onlara

vereceği kan bedelinin iki katını onlardan alıp size verecek

değildir. Nitekim onlar bize bu üstünlüğü ancak bizden duydukları

korkudan dolayı tanıdıklarını ifade ettiler." Bunun üzerine iki kabilenin,

huzurunda yüzleşecekleri gün gelmeden Hz. Peygamberin

(s.a.a) fikrini çalma amacına yönelik girişimlerde bulundular. Yüce

Allah onların tüm durumlarını ve ne yapmak istediklerini

Peygamberine haber verdi ve şu ayetleri indirdi: "Ey Elçi! ...küfürde

yarışanlar seni üzmesin. ...Kim Allah'ın in-dirdigiyle

hükmetmezse, işte onlar, yoldan çıkmışlardır.'" Sonra İbn-i Abbas

şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki, bu ayetler onlar hakkında nazil

olmuştur."

 

Ben derim ki: Kummî de Tefsirinde bu kıssayı uzun bir hadisin

kapsamında rivayet etmiştir. Orada ayrıca şöyle deniyor: "Üstün

konumdaki kabile olan Nadîroğulları adına Peygamberimizle konuşan

kişi, Abdullah b. Übey idi ve Peygamberi onlarla korkutmaya

çalışıyordu. Ve yine, "Eger size bu verilirse alın, bu verilmezse

sakının." diyen kişi de oydu."

 

Birinci rivayetin metni, buna göre daha doğrudur. Çünkü ayetlerin

akışıyla daha uyumlu ve daha ahenkli görünmektedir. Özellikle

ilk iki ayet, akışları itibariyle ikinci rivayette işaret edilen

Kureyzaoğullarıyla Nadiroğulları arasında cereyan eden kan bedeli

 

Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 607

 

meselesiyle örtüşme-mektedir. Konuşma sanatı alanında uzman

olan kimseler bu uyumsuzluğu hemencecik fark ederler. Iniş

sebeplerine ilişkin birçok rivayette olduğu gibi, bu kıssanın da

Kur'ân'a uyarlanmış olması ihtimal dâhilindedir. Örneğin ravi, kıssanın,

"Onda onlara: Cana can... yazdık" ayeti ve öncesiyle örtüştüğünü

görüp, bu ayetlerin; "Ey Elçi!... küfürde yarışanlar seni üzmesin."

ayetinden başlamak üzere birbiriyle bağlantılı olduğunu

da fark etmiş, böylece recm kıssasından gaflet ederek bütün ayetlerin

bu kıssayla ilgili olarak indiği sonucuna varmış olabilir.

Bununla beraber Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Süleyman b. Halid'den şöyle rivayet edilir:

İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Yüce Allah bir

kuluna hayır dilediği zaman onun kalbinde beyaz bir nokta var eder.

Kalbinin alıcılarını açar. Onu doğruluğa yöneltmek üzere bir

meleği gö-revlendirir. Bir kuluna kötülük dilediğinde ise, kalbinde

siyah bir nokta var eder. Kalbinin alıcılarını tıkar ve onu saptıracak

bir şeytanı başına musallat eder."

Sonra şu ayetleri okudu: "Allah kimi dogru yola iletmek isterse,

onun gögsünü Islâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, onun

gögsünü... dar ve tıkanık yapar.", "Rabbinin kelimesini hak

edenler inanmazlar."[En,âm, 125], "Allah onların kalplerini temizlemek

istememiştir." [Mâide, 41] [c.1, s.321, h:110.]

 

el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Sekuni'den, o

da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ayette geçen

'es-suht =haram' kelimesi, murdar hayvanın, köpeğin, şarabın bedeli,

fahişe kadının mehri, mahkemelerde verilen rüşvet ve

kâhinlere verilen ücret anlamına gelir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.126-127, h:2]

Ben derim ki: İmambu kavramın kapsamına giren bazı hususları

saymıştır, bu kavramın sırf bunları kapsadığını anlatmak istememiştir.

Yoksa rivayetlerde de belirtildiği gibi "es-suht"un birçok

çeşidi ve kıs-mı vardır. Bu anlamı ve buna yakın anlamları içeren

birçok rivayet Eh-libeyt İmamlarından aktarılmıştır.

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid, Ali b. Ebu Talib'ten

 

608 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

şöyle rivayet eder: Hz. Ali'den (a.s) ayette geçen "es-suht" kavramının

ne anlama geldiği soruldu. Hz. Ali buyurdu ki: "Rüşvet demektir."

Bunun üzerine, "Hüküm vermedeki rüşvet mi?" diye soruldu.

Dedi ki: "O, küfürdür."

 

Ben derim ki: Hz. Ali'nin, "O, küfürdür..." sözü, bu konuyla ilgili

ayetlerde geçen "küfür" niteliğine yönelik bir işaret gibidir. Çünkü

yüce Allah, hüküm verme meselesinde haram yemeyi ve rüşvet

almayı eleştirdiği ayetlerin akışı içinde şöyle buyurmaktadır: "Benim

ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdigiyle

hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." İmamBâkır ve İmamSadık'tan

(a.s) aktarılan rivayetlerde sık sık onların şöyle buyurdukları

vurgulanır: "Hüküm vermede rüşvet almak, Allah'ı ve Resulünü

inkâr demektir."

"es-Suht" kavramının anlamı ve haram oluşu ile ilgili olarak

gerek Şiî1 ve gerekse Sünnî kanallarla birçok rivayet aktarılmış ve

hadis kaynaklarında yer almıştır.

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde "Sana gelirlerse, ister aralarında

hüküm ver..." ayetiyle ilgili olarak İbn-i Ebu Hatem, Nahhas Nasih

ad- lı eserinde, Taberani, Hakim -sahih olduğunu belirterek-, İbn-i

Murde-veyh ve Beyhaki -Süneninde- İbn-i Abbas'tan şöyle dediğini

rivayet ederler: "Bu surede -Mâide suresi- iki ayet neshedilmiştir.

Bunlardan biri, "el-Kalaid=boyunlarına gerdanlık takılan kurbanlıklar"

la ilgili ayet, biri de, "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm

ver, ister onlardan yüz çevir." ayetidir. Resulullah önceleri, onların

aralarında veya onlar- dan yüz çevirme arasında serbest bırakılmıştı.

Buna dayanarak Resu- lullah onları kendi hükümlerine döndürmüştür.

Bunun üzerine "Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet,

onların keyiflerine uyma." ayeti indi. Böylece Peygamberimize,

onların arasında bizim kitabımıza göre hükmetmesi emredildi.

Yine aynı eserde Ebu Ubeyd, İbn-i Münzir ve İbn-i Mürdeveyh

İbn-i Abbas'tan, "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister

------

1- [Bihar-ul Envar, c.104, s.273-274. et-Tehzib, c.6, s.222]

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 609

 

onlardan yüz çevir." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: Bu ayet,

"Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ayetiyle

neshedilmiştir.

 

Ben derim ki: Abdurrezzak ve Ikrime'den de benzeri bir açıklama

rivayet edilmiştir. Ne var ki, ayetlerin içeriğinin genelini göz

önünde bulundurduğumuz zaman, söz konusu neshi kabul etmek

mümkün olmuyor. Çünkü ayetlerin akışının bir birileriyle olan güçlü

ve belirgin bağlantısı, onların bir kerede ve birlikte inmiş

olduğunu gösteriyor. Böylesine birlikte ve bir arada inen ayetlerin

bazısının diğer bazısını neshetmesinin bir anlamı olmaz.

Ayrıca, "Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ayeti, anlamı

itibariyle bağımsız bir ayet değildir. Bilâkis öncesindeki ayetle sıkı

bir bağlantısı vardır. Bu açıdan da onun neshedici olmasını izah

etmek mümkün değildir. Buna rağmen bir nesh olayı olmuş olsaydı,

daha önceki ayetteki; "Şu hâlde aralarında Allah'ın indirdigiyle

hükmet." ifadesinin bunu neshetmiş olması daha yerinde olurdu.

Kaldı ki, "Aralarında..." ifadesindeki zamirin genel olarak

Ehlikitab'a veya özel olarak Yahudilere döndürmekten çok, mutlak

olarak insanlara döndürmenin daha yerinde olacağını belirtmiştik.

Öte yandan surenin baş taraflarında, genel bir değerlendirme yaparken,

Mâide suresinin mensuh değil, nasih özelliğiyle belirginleştiğini

belirtmiştik.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol

gösterme ve nur vardır..." ayetiyle ilgili olarak Ebu Amr

Zübeyri'den şöyle rivayet edilir: İmamSadık (a.s) buyurdu ki: "Imamlığı

hakkettiren hususların başında temizlik, insanın ateşe

girmesini gerektiren günahlardan arınmış olmak, aydınlatıcı -bir

nüshada gizli- bilgileri, ümmetin ihtiyaç duyduğu tüm helâl ve

haramı, Allah'ın kitabını; özel ve genel nitelikli ifadelerini, muhkem

ve müteşabihini, ilmî inceliklerini, insanlara garip gelen

tevillerini, nasih ve mensuhunu bilmek gelir."

Dedim ki: "İmamın bu söylediğin şeyleri bilmesinin zorunlu

olduğunun kanıtı nedir?" Buyurdu ki: "Bu konuya ilişkin kanıtım,

yüce Allah'ın kendilerine yönetme yetkisini verdiği, kendilerini

 

610 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ce Al-lah'ın kendilerine yönetme yetkisini verdiği, kendilerini yöneticiliğe

ehil gösterdiği kimselere yönelik şu ifadesidir: "Gerçekten

Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır. (Allah'a)

Teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi;

kendilerini Allah'a vermiş rabbaniler ve âlimler de..." Burada sözü

edilen rabba-nîler, peygamberlerden aşağı bir konumda olan imamlardır.

Onlar sahip oldukları bilgilerle insanları eğitirler. Ayette

geçen "ahbar" ise, rabbanilerden aşağı bir konumda olan âlimlerdir.

Ardından yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kitabını

korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip

kolladıklarından." Dikkat edilirse, yüce Allah; "Onu yüklendiklerinden"

şeklinde bir ifade kullanmamıştır." [c.1, s.323]

 

Ben derim ki: Bu, İmam (a.s) tarafından gerçekleştirilen çok

hoş ve dakik bir istidlâldir. Bununla ayetin anlamının ilginç bir yönü

ortaya çıkıyor. Ki daha önce açıkladığımız anlamdan çok daha

ince nükteleri içermektedir. Kİsaca demek isteniyor ki: Ayet, sıralamaya

başlarken önce peygamberlerden, sonra rabbanilerden,

ardından âlimlerden söz ediyor. Bu sıralama söz konusu grupların

fazilet ve olgunluk derecelerini ifade etmektedir. Buna göre,

rabbaniler (imamlar) peygamberlerden aşağı, ama âlimlerden üstün

bir konumdadırlar. Âlimlerden maksat da, eğitim ve öğretim

yoluyla dinî bilgileri yüklenen kimselerdir.

 

Yüce Allah rabbanilerin (imamların) ilimlerinin türünden söz

ederken şöyle buyuruyor: "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden

ve onu gözetip kolladıklarından" Eğer maksat, âlimlerin

sahip oldukları bilgi türünden bir şey olsaydı, "onu

yüklendiklerinden..." şeklinde bir ifade kullanılırdı. Nitekim yüce

Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Tevrat'ı yüklenip de sonra

onu taşımayanlar..." (Cuma, 5)

 

Ayetin orijinalinde geçen "istihfaz" kelimesi, korumayı istemek

anlamına gelir. Korumakla görevlendirmek yani. Bunu şu ayete

benzetebiliriz: "...o dogrulara dogruluklarından sorsun." (Ahzâb, 8)

Yani, onları, içlerindeki doğruluk niteliğini açığa çıkarmakla görev-

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 611

 

lendirsin, yükümlü tutsun. Ayette sözü edilen bu koruma ve gözetip

kollama yükümlülüğü, ancak masumiyet niteliğine sahip olmakla

gerçekleştirilebilir. Bu nitelik de Allah tarafından görevlendirilen

imamdan başkasında bulunmamaktadır. Çünkü yüce Allah,

onlara verdiği hükmetme yetkisini kitabı korumaları şartına dayandırmıştır.

Gözetip kollamaları-nı da buna dayalı olarak öngörmüştür.

Dolayısıyla kitabın doğruluğunun kanıtı olarak onların

gözetip kollamaları ve tanıklık etmeleri istenirken, aynı zamanda

onların hata yapabilen, yanılgıya düşebilen kimseler olmaları

imkânsızdır.

 

Çünkü ayette işaret edilen koruma ve kollayıp gözetme, biz

normal insanlar arasında geçerli olan koruma ve kollayıp gözetme

olgularından farklıdır. Bilâkis burada kastedilen, amellerin korunması

ve onların doğru bir şekilde yerine getirilip getirilmediğinin

gözetilmesidir. Ki daha önce aşağıdaki ayeti incelerken bunlardan

söz etmiştik: "...Insan-lara şahit olasınız, Elçi de size şahit olsun."

( Bakara, 143) Tefsirimizin birinci cildinde bu konuda gerekli açıklamalarda

bulunduk.

 

Bu koruma ve gözetip kollama işini rabbaniler ve âlimlerden

ancak bir kısmı gerçekleştiriyorken onun onların tümüne isnat edilmesi,

ancak bir kısmı tarafından gerçekleştirilen ameller üzerinde

şahitlik etme görevinin tüm ümmete isnat edilmesine benzer.

Bu tür kullanım Kur'ân'da çoktur. Aşağıdaki ayet bunun bir örneğidir:

"Andolsun biz, Israilogullarına kitap, hüküm ve peygamberlik

verdik." (Câsiye, 16)

 

Bu işin rabbaniler tarafından gerçekleştiriliyor olması, âlimlerin

de kitabı korumakla, onu gözetip kollamakla yükümlü olmaları

ve bu konuda kendilerinden söz alınmış olmasıyla çelişmez. Çünkü

âlimlerin bu konudaki yükümlülükleri, şerî ve itibarî bir

yükümlülüktür, hatasız ve yanılgısız gerçek bir korumayı gerektiren

gerçek ve hakikî bir yükümlülük değildir. Kuşkusuz Allah'ın dini,

şer'î ve itibarî bir yükümlülük olarak (âlimler tarafından) korunmak

durumunda olduğu gibi, gerçek ve hakikî bir yükümlülük

 

612 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

olarak (masum imamlar tarafından) korunmaya da gereksinim

duymaktadır.

 

Böylece, peygamberlikle âlimlik makamları arasında bir diğer

makamın da bulunduğu anlaşılıyor. Bu da, imamların makamıdır.

Yüce Allah şu ayette onlardan söz etmektedir: "Sabrettikleri ve

ayetlerimize kesinlikle inandıkları için, onlardan, buyrugumuzla

dogru yola ileten imamlar kıldık." (Secde, 24)

Ama bununla, "Ona Ishak'ı hediye ettik, üstelik Yakub'u da

fazladan verdik. Hepsini de iyi insanlar yaptık. Onları emrimizle

dogru yola ileten imamlar yaptık." (Enbiyâ, 72-73) ayeti arasında bir

çelişki yoktur. Çünkü peygamberlik ve imamlık niteliklerinin bir

toplulukta birlikte bulunması, bunların diğerlerinde ayrı ayrı

bulunmasına engel değildir. Daha önce tefsirimizin 1. cildinde,

"Bir zaman Rabbi Ibrahim'i birtakım kelimelerle sınamıştı." (Bakara,

124) ayetini tefsir ederken "İmamlık" meselesi üzerinde etraflıca

durmuştuk.

 

Kısacası peygamberlerle âlimlerin makamları arasında bir

makamları olan rabbaniler ve imamlar kitabın gerçeğini bilirler ve

gerçek bir gözetip kollamakla onu gözetip kollamakta ve onun şahitliğini

yapmaktadırlar.

 

Burada İsrailoğullarının rabbanîleri ve imamları kastediliyor;

fakat ayet bunun, Tevrat'ın Allah katından indirilen, yol göstericilik

ve nur, yani ümmetin ihtiyaç duyduğu itikadî ve amelî bilgiler içeren

bir kitap olmasından dolayı olduğunu göstermektedir. Tevrat'ın

bu niteliklere sahip bir kitap olması, ancak rabbanilerin ve imamların

yerine getirebilecekleri bir korunmayı ve gözetilmeyi gerektirdiğine

göre, bu, Allah katından inen, ilâhî bilgiler ve amelî hükümler

içeren bütün kitaplar için geçerli olan bir durumdur. Böylece

maksadımız kanıtlanmış oluyor.

 

Dolayısıyla İmamın (a.s), "Bu rabbaniler, peygamberlerden aşağı

bir konumda olan imamlardır" sözü, ayetteki sıralamadan hareketle

onların mevki bakımından daha alt bir düzeyde olduklarını

ifade etmektedir. Nitekim aynı ayette, ahbarın, yani âlimlerin de

 

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 613

 

rabbanilerden daha aşağı bir konumda oldukları, bu sıralama ile

ifade edilmiştir. İmamın (a.s), "Onlar sahip oldukları bilgilerle insanları

eğitirler" sözü gösteriyor ki, İmama (a.s) göre "rabbani" kelimesi

"rubûbiyet" kökünden değil, "terbiye" kökünden türemiştir.

Rivayetin diğer bölümlerinin içerdiği anlamlar ise, buraya kadar

yaptığımız açıklamalar ile açıklığa kavuşmuş oldu.

Belki de Ayyâşî'nin Malik Cüheni kanalıyla aktardığı rivayette,

I-mam (a.s); "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme

ve nur vardır." ayetini tefsir ederken, "Bu ayet bizim [Ehlibeyt İmamları]

hakkımızda inmiştir." derken bu anlama işaret etmek istemiştir.

[c.1, s.322, h:118]

 

Tefsir-ul Burhan'da, "Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse,

işte onlar kâfirlerdir." ayetiyle ilgili olarak el-Kâfi adlı eserden naklen

şöyle deniyor: Müellif kendi rivayet zinciriyle Abdullah b.

Müskan'dan merfu olarak şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu

ki: "Kim iki dirhem hakkında zulme dayalı bir hüküm verir,

sonra da adamı bu hükme uymaya zorlarsa, 'Kim Allah'ın indirdigi

ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.' ayetinin kastettiği kimselerden

olur." Ravi der ki: Dedim ki: "Nasıl zorlar?" Buyurdu ki: Kırbaç

vurma ve zindana atma yetkisine sahip olur, hükmüne razı olursa,

ne âlâ; aksi takdirde ona kırbaç vurur ve zindana atar." [c.1,

s.476, h:1]

 

Ben derim ki: Bu hadisi Şeyh Tûsî et-Tehzib adlı eserinde1

kendi rivayet zinciriyle İbn-i Müskan'dan, o da merfu olarak Peygamberimiz-

den rivayet eder. Ayyâşî de Tefsirinde aynı hadisi

mürsel olarak Pey- gamberimizden (s.a.a) rivayet eder.2 Hadisin giriş

kısımının ifade ettiği anlam, başka kanallarla Ehlibeyt

Imamlarından da rivayet edilmiştir. [et-Tehzib, c.6, s.221, h:15]

Rivayette hükmün zorlama ile birlikte olmasının vurgulanması,

hükmün, sonucu olan bir karar olması gerektiğini vurgulamaya

------

1- [et-Tehzib, c.6, s.221-222, h:16]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.323, h:120]

 

614 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

yöneliktir. Demek isteniyor ki, bir hükmün hüküm olabilmesi için,

doğası gereği ayırıcı, çözümleyici, yani sonuç verici olması gerekir.

Sırf kurgulamak, hükmetmek anlamına gelmez çünkü.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Said b. Mansur, Ebu Şeyh ve İbn-i

Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Yüce Allah, 'Kim

Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir... zalimlerdir...

fasıklardır." ayetlerini özellikle Yahudiler hakkında indirmiştir."

Ben derim ki: Sözü edilen üç ayet mutlaktır, onları belli bir

topluluğa özgü kılmayı gerektiren bir kanıt ortada yoktur. Kaldı ki,

üçüncü ayet de Hıristiyanlarla ilgilidir. Ayrıca İbn-i Abbas'tan bununla

çelişen rivayetler de aktarılmıştır.

 

Aynı eserde, Abd b. Hamid, Hakîm b. Cübeyr'den şöyle rivayet

eder: Mâide suresinde yer alan bu üç ayetin anlamını Said b.

Cübeyr'den sordum ve dedim ki: "Bazıları bu ayetlerin Israiloğulları

hakkında inmiş olduğunu, bizimle ilgili olarak inmediğini

söylüyorlar, ne dersin?" Dedi ki: "Bu üç ayetin öncesindeki ve sonrasındaki

ayetleri oku." Istediği ayetleri okudum. Dedi ki: "Hayır;

bu ayetler bizim hakkımızda inmiştir."

 

Daha sonra İbn-i Abbas'ın azatlık kölesi Maksem ile karşılaştım

ve Mâide suresinde yer alan bu üç ayet hakkında ona bir soru

yönelttim ve dedim ki: "Bazıları diyorlar ki, bu ayetler bizim hakkımızda

değil, Israiloğulları hakkında inmiştir, ne dersin?" Dedi ki:

"Bu ayetler hem Israiloğulları hakkında, hem de bizim hakkımızda

inmiştir. Onların ve bizim hakkımızda inen ayetler, onları da, bizi

de bağlar."

 

Sonra Ali b. Hüseyin'in huzuruna vardım ve Mâide suresinde

yer alan bu üç ayeti sordum ve bu ayetlerin kimler hakkında indiklerini

Said b. Cübeyr'den ve Maksem'den de sorduğumu kendisine

bildirdim. Dedi ki: "Maksem ne dedi?" Onun verdiği cevabı aktardım.

Dedi ki: "Doğru söylemiştir. Fakat buradaki küfür, şirk menşeli

küfür gibi değildir; fasıklık da şirk menşeli fasıklık gibi değildir;

zulüm de şirk menşeli zulüm gibi değildir." Daha sonra Said b.

 

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 615

 

Cübeyr'le karşılaştım ve Ali b. Hüseyin'in (a.s) verdiği cevabı ona

aktardım. Bunun üzerine Said b. Cübeyr oğluna döndü ve "Bu cevabı

nasıl buldun?" diye sordu. Oğlu dedi ki: "Bu cevabı senin ve

Maksemin cevabından daha üstün buldum."

 

Ben derim ki: Bu rivayet ile önceki açıklamalar kapsamında

belirginleşen şekliyle ayetin anlamı arasında bir uyumluluk vardır.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi'den, o da İmam

Cafer Sadık'tan (a.s), aynı şekilde Tefsir-ül Ayyâşî'de Ebu

Basir kanalıyla İmamCafer'den :"Kim bunu bagışlarsa, o kendisi

için keffaret olur." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Affettiği yara ve benzeri zararları oranında günahları silinir."1

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Mürdeveyh, Ensar'dan bir

adam aracılığıyla Peygamberimizden (s.a.a), "Kim bunu bagışlarsa,

o kendisi için keffaret olur." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğunu

rivayet eder: "Adamın dişi kırılır veya eli kesilir ya da vücudunun

bir uzvu kesilir yahut bir yeri yaralanır da bunu bağışlarsa,

bağışladığı oranında günahları silinir. Diyetin çeyreğini bağışlarsa,

günahlarının çeyreği bağışlanır. Diyetin üçte birini bağışlarsa,

günahlarının üçte biri bağışlanır. Bütün diyetten vazgeçerse,

bütün günahları silinir."

 

Ben derim ki: Benzeri bir rivayet de Deylemi kanalıyla İbn-i

Ömer'den nakledilmiştir. Bu ve bundan önceki rivayette, günahların

silinmesinin bağışlamanın miktarı oranında gerçekleşmesine

yönelik olarak yer alan ifadeler, bölünme özelliğine sahip diyetin

şer'an kİsas konumunda görülmesinden, kİsas ve diyetin de birlikte

bölünme özelliğine sahip günahların bağışlanmasına denk tutulmasından

hareketle varılan bir sonuçtur. Bütün bütüne uyarlandığı

gibi parça da parçaya uyarlanır kuralından hareketle böyle bir

çıkarsamada bulunulmuştur.

 

Tefsir-ul Kummî'de, "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol

belirledik." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Her peygamberin

------

1- [Füru-u Kâfi, c.7, s.358, h:1. Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.325, 129]

 

616 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

bir şeiratı ve bir yolu vardır." [c.1, s.169-170]

 

Tefsir-ul Burhanda, "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar?"

ifadesiyle ilgili olarak el-Kâfi adlı eserden naklen şöyle deniyor:

Müellif kendi rivayet zinciriyle Ahmed b. Muhammed b. Halid'den,

o da babasından, o da merfu olarak İmamCafer Sadık'tan (a.s)

şöyle rivayet eder: "Yargıçlar dört grupturlar. Bu grupların üçü ateşte,

biri cennettedir. Bir adam bildiği hâlde zulümle hükmeder, o

ateştedir. Bir adam bilmeden zulümle hükmeder, o da ateştedir.

Bir adam bilmeden hakka göre hükmeder, o da ateştedir. Bir adam

da bilerek hakka göre hükmeder, o cennettedir."

İmam(a.s) buyurdu ki: "İki hüküm vardır: Allah'ın hükmü,

cahiliye hükmü. Allah'ın hükmünde yanılan kimse, cahiliye hükmüyle

hükmetmiş olur." [c.1, s.478, h:1]

 

Ben derim ki: Her iki anlamı da destekleyen birçok rivayet gerek

Şiî, gerekse Sünnî kanallarla aktarılmıştır. Bunlar yargı ve şahitlikle

ilgili kitaplarda yer almaktadırlar. Ayet her iki anlama da

işaret ediyor. Daha doğrusu her iki anlamı da ifade ediyor. Ilk anlama

gelince; zulüm esaslı bir hüküm ister bilerek verilsin, ister

bilmeyerek verilsin, zulümdür. Aynı şekilde bilmeyerek hakka göre

hükmetmek de öyledir. Çünkü bütün bunlarda, heva ve hevese

uyulmaktadır. Yüce Allah da, "Şu hâlde aralarında Allah'ın indirdigiyle

hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine

uyma." ayetiyle hükmetme bağlamında heva ve hevese uymayı

yasaklamıştır. Bunun karşılığı olarak da hakka göre hükmetmeyi

zikretmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, bir hük-mün caiz olmasının

şartı, onun hak olduğunun bilinmesidir. Aksi takdirde böyle bir hüküm

caiz olmaz; çünkü heva ve hevese tâbi olma durumu söz konusu

olur. Heva ve heves menşeli bir hüküm de, Allah'ın hükmünün

karşıtı olan cahiliye hükmü niteliğini hak eder.

 

İkinci anlama, yani hükmün, Allah'ın hükmü ve cahiliye hükmü

olmak üzere ikiye ayrılması meselesine gelince; bu ayırımı şu ayetten

algılıyoruz: "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin

bilgisi olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 617

 

olabilir?" Çünkü bu ayette, iki hüküm şekli arasında bir karşılaştırma

yapılmıştır. Bununla beraber, Allah doğrusunu herkesten

daha iyi bilir.

 

Taberî Tefsirinde Katade'den, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik,

onda yol gösterme ve nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş

peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi, kendilerini

Allah'a vermiş rabbaniler ve âlimler de." ayetiyle ilgili olarak şöyle

rivayet edilir; dedi ki: "Ayette geçen rabbanilerden maksat,

Yahudilerin fakihleridir. Ahbar ise, onların âlimleridir." Yine Katade

dedi ki: "Bize anlatıldı ki, bu ayet indiğinde Peygamberimiz şöyle

buyurdu: "Biz Yahudiler ve onların dışındaki başka dinlere mensup

insanlara hükmederiz."

 

Ben derim ki: Aynı hadisi Suyuti de, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik..."

ayetiyle ilgili olarak Abd b. Hamid'den, İbn-i Cerir'den ve

Katade'den rivayet etmiştir.

 

Rivayetten algıladığımız kadarıyla, Peygamberimizden (s.a.a)

aktarılan ifade, ayetle ilintilidir. Yani bu hususta kanıt olan ayettir.

Bu durumda da ortaya bir problem çıkıyor. Çünkü ayet, sadece

Tevrat'a göre Yahudiler hakkında hükmedilmesine delâlet ediyor.

Bunu, ayette geçen:"...Yahudilere..." sözünden algılıyoruz. Yani Yahudi

olmayanlara da bu hükmün geçerli olacağına ilişkin bir ifadeye

rastlayamıyoruz. Aynı şekilde ayette Tevrat'ın dışında bir şeyle

de hükmedilebileceğine dair bir ifade de yoktur. Oysa rivayetin

zahirinden bu anlaşılmaktadır. Bu çelişki ancak, "Biz... hükmederiz."

ifadesinin, "Peygamberler şöyle şöyle hükmederler." şeklinde

algılanması durumunda ortadan kalkar, ki o zaman da ayetle ilgisi

bulunmayan zayıf bir anlam ortaya çıkar.

 

Öyle anlaşılıyor ki, bazı raviler ilgili ayeti naklederken

yanılmışlar ve Peygamberimiz bu sözü, "Sana da... bu kitabı gerçek

olarak indirdik. Şu hâlde insanlar arasında Allah'ın indirdigiyle

hükmet." ayetinin inmesi üzerine söylemiştir. Buna göre bu rivayet

de bizim, "arasın-da" ifadesindeki zamirin özellikle Yahudilere

değil de insanlara dön-düğü yönündeki tespitimizi

 

618 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

desteklemektedir. Bu da gösteriyor ki, ravi, o ayeti yanlışlıkla bu

ayetin yerine aktarmıştır.