Mizân Tefsiri, cilt:5

 

Mâide Sûresi 6-7 ....................................................... 373

 

6- Ey inananlar! Namaza durmak istediğiniz zaman, yüzlerinizi

ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızın bir kısmını ve üzerindeki

çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin. Eğer

nüp iseniz, temizlenin. Hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden

birisi çukur yerden (tuvaletten) gelirse yahut da kadınlara dokunursanız

(onlarla cinsel ilişkide bulunursanız), (bu hâlde) su bulamadığınız

takdirde, doğası üzere olan yeryüzüne yönelin. Ondan

yüzleriniz ve ellerinizin bir kısmına meshedin (teyemmüm edin).

Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz

kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki

şükredersiniz.

 

7- Allah'ın size olan nimetini ve sizi kendisiyle bağladığı sözünü

hatırlayın. Hani bir zaman, "işittik ve itaat ettik" demiştiniz. Allah'tan

korkun. Çünkü Allah kalplerin içindekini bilir.

 

374 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

AYETLERİN AÇIKLAMASI

 

Ayetlerin ilki, üç temizliğin hükmünü kapsıyor. Abdest, gusül

ve teyemmüm yani. İkinci ayetse, ilkinin bütünleyicisi ya da içerdiği

hükmün pekiştiricisi konumundadır. Aslında üç temizlik konusuyla

ilgili başka bir ayet daha var: "Ey inananlar! Ne söylediginizi

bilmeniz için sarhoşken namaza yaklaşmayın; yoldan geçici olmanız

dışında, cünüp iken de yıkanıncaya (gusledinceye) kadar,

(mescide) yaklaşmayın. Eger hasta veya yolculukta iseniz yahut

sizden biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanız

(onlarla cinsel ilişkide bulunmuşsanız), su bulamadıgınız takdirde

dogası üzere olan yeryüzüne yönelin ve onu yüzlerinize ve

ellerinize sürün (teyemmüm edin). Allah şüphesiz, çok affedici ve

bagışlayıcıdır." (Nisâ, 43)

 

Tefsirini sunduğumuz ayet ise, Nisâ suresinin konuyla ilgili ayetine

oranla daha açık ve daha anlaşılırdır; hükmün yönlerini daha

fazla kuşatıcıdır. Bu yüzden Nisâ suresinin ilgili ayetinin açıklamasını

şu ana kadar erteledik ki, iki ayet arasında karşılaştırma

yapınca anlaşılması kolay olsun.

 

"Ey inananlar! Namaza durmak istediğiniz zaman" Ayetin orijinalinde

geçen "kumtum" fiilinin mastarı olan "kıyâm" kelimesi, "ilâ"

harf-i cerriyle geçişli kılındığı zaman, bazı zamanlar sözü edilen

şeyin istendiğinden kinaye olur. Çünkü bu ikisi birbirinden

ayrılmazlar, birbirlerini gerektirirler. Bir şeyi istemekle, ona yönelik

hareket sergilemek birbirinden ayrı düşünülemez. Örneğin bir insanın

oturduğu varsayılsın. Bu normal olarak hareketsizliğinin hâli ve

durgunluğunun gereğidir. Öte taraftan istenilen şeyin de normal

olarak kendisine doğru hareket edilmeyi ve yinelenmeyi gerektiren

bir eylem olduğu varsayılırsa, bu durumda onu gerçekleştirmek

genel olarak ondan taraf bir kıyamı, bir kalkışı gerektirir.

Dolayısıyla insanın hareketsizliği terk edip ameli algılamaya

başlaması, fiili işlemeye kalkması demektir. Bu da istemenin ve

iradenin ayrılmaz bir unsurudur. Şu ayet, bu ayetin bir örneği ko-

 

Mâide Sûresi 6-7 ......................................................... 375

 

numundadır: "Sen de içlerinde bulunup onlara namazı kıldırdıgın

zaman." (Nisâ, 102) Yani, onlara namazı kıldırmak istediğin zaman.

Bunun aksi örnekliğini de bir açıdan şu ayet oluşturmaktadır: "Eger

bir eşinizi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan

birine yüklü miktarda mal (mehir) vermiş olsanız bile ondan

hiçbir şeyi geri almayın." (Nisâ, 20) Yani, bir eşi boşayıp, bir başkasıyla

evlendiğiniz zaman. Burada bir fiili işleme isteği ve talebi,

onu işlemenin yerinde kullanılmıştır.

 

Kİsacası, tefsirini sunduğumuz ayet, namaz kılmak için bazı

organların yıkanmasının, bazılarının da meshedilmesinin, yani

abdest alınmasının şart olduğunu vurguluyor. Şayet ayetin ifadesi

her açıdan mutlak olsaydı, "Eger cünüp iseniz temizlenin (gusül

edin)." ifadesini bir an için görmezlikten gelseydik, her namaz için

bir abdest almanın şart olduğunu söyleyebilirdik. Ne var ki, yasa

nitelikli hükümler içeren ayetlerin her açıdan mutlak olmaları pek

az rastlanan bir durumdur.

 

Kaldı ki, "sizi tertemiz kılmak... istiyor" ifadesinin, ileride

değineceğimiz gibi, bu şartın açıklayıcısı olması mümkündür [yani,

amaç manevî temizliktir. Öyleyse alınan abdest bozulmadıkça,

onunla namaz kılınabilir ve her namaz için bir abdest gerekemez].

Ayetin tefsiri bağlamında söyleyebileceklerimiz bundan ibarettir.

Bundan ötesi, ki tefsir bilginleri uzun uzun söz etmişlerdir, fıkıh biliminin

alanına girer; tefsirle ilgisi yoktur.

 

"Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın." Ayette geçen

"igsilû" fiilinin mastarı olan "gasl=yıkamak", bir şeyin üzerine su

dökmek, üstünden su akıtmak demektir. Genellikle temizleme, kir

ve pasağı giderme amacına yönelik olur. Yüz, bir şeyin sana bakan

tarafına denir. Daha çok, insan gibi bir canlının başının ön kısmı,

yani üzerinde göz, burun ve ağız gibi organların bulunduğu taraf için

kullanılır. Bunun sınırı ise, karşılıklı konuşmalarda taraflar için

belirgin bir şekilde görünen miktarda belirlenir.

 

Ehlibeyt İmamlarından (a.s)gelen rivayetlerde yüzün miktarı şu şekilde

belirlenmiştir: Uzunluğu alnın üzerindeki saçlardan başlayıp

 

376 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

çenenin alt kısmına kadar devam eder. Eni ise, baş parmak, orta

parmak veya şehadet parmağının çevreleyebileceği kadardır. Tefsircilerin

ve fıkıhçıların çizdikleri başka çerçeveler de vardır.

 

Ayetin orijinalinde geçen "el-eydî" "yed"in çoğuludur ve "el"

demektir. Tutma, bırakma ve yakalama gibi fiiller bu organla gerçekleştirilir.

Omuzla parmak uçları arasında kalan kısma denir.

Organlar bağlamında daha çok insanın onunla ilintilendirdiği amaç

esas alınır. Söz gelimi el organı denilince, tutma ve bırakma

olguları akla gelir. Elin ilintili olduğu amaç, büyük ölçüde dirseklerden

parmak uçlarına kadar olan kısmıyla gerçekleşir. Bu yüzden

bu kısma da ayrıca el denir. Yine aynı gerekçeyle bilekten başlayıp

parmak uçlarına kadar olan kısma da ayrıca el denir. Böylece

el lafzı, organın bütünü ve parçaları arasında ortak veya buna benzer

bir isim işlevini görmüş oluyor.

 

Bu ortaklık, anlamlardan sadece biri kastedildiğinde, buna ilişkin

somut ve belirleyici bir karinenin zikredilmesini kaçınılmaz

kılar. Bu yüzden yüce Allah, "ellerinizi" ifadesini "dirseklere kadar..."

ifadesiyle kayıtlandırmıştır. Ki maksadın, dirseklerde son

bulan elin yıkanması olduğu anlaşılsın. Sonra bu somut karine,

bununla organın avucu da içeren kısmının kastedildiğini ortaya

koyuyor. Nitekim hadisler de maksadın bu olduğunu göstermektedir.

"Ila" harf-i cerrinin kullanıldığı yerlerde ifade ettiği anlam, hareketin

sürekliliğini ifade eden bir fiilin sona erişidir. Fakat başına

"ila" edatı gelen nesnenin öncesindeki ifadeye ilişkin hükmün

kapsamına girip girmediği hususu edatın anlamının dışındadır. Dolayısıyla

yıkama hükmünün dirsekleri de kapsaması "ila" edatına

değil, hadislerin açıklamasına dayanır.

Bazıları, "Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin."

(Nisâ, 2) ayetini örnek göstererek "ila" edatının "beraber"

(mea) anlamında kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bunu söylerken

de, Peygamberimizin (s.a.a) abdest alırken dirseklerini de yıkamış

olmasını dayanak olarak göstermişlerdir. Ama bu, Allah'ın sözü-

 

Mâide Sûresi 6-7 ......................................................... 377

 

nün tefsiri açısından oldukça cüretkâr bir değerlendirmedir. Çünkü

bu hususta nakledilen hadisler ya Peygamberin fiilini aktarır, ki fiiller

çok yönlü ve müphem olurlar, herhangi bir lafzın anlamı onlar

aracılığıyla belirlenemez; nerede kaldı ki lafzın anlamlarından biri

sayılsın. Ya da bu husustaki hadisler bir hükmün açıklamasına ilişkin

sözdür, ayetin tefsiri değildir.

 

Fakat dirseklerin yıkanmasının insanın fiili tam olarak yerine

getirdiğinden emin olmasından dolayı gerekmiş olabildiği gibi,

Peygamberimizin (s.a.a) de bir eklemesi olabilir. Nitekim Peygamber

efendimizin (s.a.a) böyle bir yetkisi vardı ve sahih rivayetlerde

belirtildiği gibi, günlük beş vakit namazla ilgili olarak bu yetkisini

kullanmıştır. [Sahih rivayetlerde yer aldığına göre, namazlar

iki rekât olarak farz kılınmıştır; ancak Peygamber (s.a.a) bazı eklemelerde

bulunmuştur.]

"Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin." (Nisâ,

2) ayetine gelince, ekl=yeme fiili "ila" edatıyla geçişli kılındığından,

katma ve benzeri bir anlam içerir. Yoksa "ila" edatı "mea=beraber"

anlamında kullanılmamıştır.

 

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan anlaşılıyor ki: "dirseklere

kadar" ifadesi, "ellerinizi..." ifadesine ilişkin bir kayıttır. Dolayısıyla

dirseklerle ilintili yıkama mutlak olur, bir sınırla kayıtlı olmaz.

Bu bakımdan yıkamaya dirseklerden başlayıp parmak uçlarına

doğru devam etmek mümkündür. Nitekim abdest dışındaki

hâllerde insanlar ellerini doğal olarak bu şekilde yıkarlar. Ya da

parmaklardan başlanıp dirseklere kadar devam edilir. Fakat Ehlibeyt

Imamlarından (hepsine selam olsun) nakledilen hadislerden,

yıkamanın birinci şekilde olması gerektiği anlaşılıyor; ikinci şekilde

olması değil.

 

Böylece ileri sürülebilecek, cümlenin "dirseklere kadar..."

ifadesiyle kayıtlı olması gösteriyor ki, yıkamaya parmak

uçlarından başlayıp, dirseklere doğru devam edip tamamlamak

gerekir, şeklindeki değerlendirmeler de kendiliğinden çürümüş

oluyor. Şöyle ki bu problem, "ilel merafik=dirseklere kadar..."

sözünün "feğsilû=yıkayın..." sözüne [yani hükme] yönelik bir kayıt

 

378 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"feğsilû=yıkayın..." sözüne [yani hükme] yönelik bir kayıt olarak

algılanmasından ileri gelmektedir. Oysa, bu ifadenin

"eydîkum=elleriniz..." ifadesine [yani hükmün konusuna] ilişkin bir

kayıt olduğunu belirtmiştik. Bunun böyle olması kaçınılmazdır.

Çünkü "el", belirleyici somut bir karineyi gerektiren ortak bir isimdir.

Hem "eller", hem de "yıkayın"a yönelik bir kayıt olmasının da

bir anlamı yoktur.

 

Kaldı ki, Mecma-ul Beyan tefsirinde belirtildiği gibi, İslâm ümmeti,

abdest alırken ellerini yıkamaya dirseklerden başlayıp parmak

uçlarına doğru devam eden kimsenin abdestinin sahih olduğu

noktasında görüş birliği içindedir. Bunun nedeni ise ancak ayetin

lafzı bu ihtimali içeriyor olmasıdır ve yine "dirseklere kadar"

sözünün "yıkamaya" değil, "ellere" ilişkin bir kayıt oluşundan kaynaklanıyor.

 

"Başlarınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı

meshedin." Meshetme, elin ya da dokunan herhangi bir organın bir

şeye doğrudan dokundurularak üzerinden geçirilmesi demektir.

Araplar bu anlamda, "Mesehtu'ş şey'e" ve "Mesehtu biş-şey'i" derler.

Bu fiil, kendisiyle geçişli kılındığı zaman kapsama anlamını ifade

eder [yani o şeyin hepsini meshettim]. "Ba" harf-i cerriyle geçişli

kılındığında, kapsama ve kuşatma anlamını içermeden nesnenin

bir kısmının meshedildiğine delâlet eder.

 

Bu bakımdan, "vemsehû biruûsikum=başlarınızı meshedin" ifadesi,

cümle içinde başın bir kısmının meshedilmesini ifade eder.

Kastedilen kısmın başın hangi tarafı olduğu hususu ise, ayetin anlamsal

maksadının dışındadır. Bunun açıklaması sünnetin alanına

girer. Sahih rivayete göre de başın alın tarafının, perçemin

kastedildiği anlaşılıyor.

 

"ve... ayaklarınızı..." ifadesinin orijinali "ve erculikum" şeklinde

okunmuştur. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak "ruûsikum=başlarınız"

ifadesine matuftur. Bazıları, mecrur oluşun, tıpkı "ve cealna minel

mâi kulle şeyin hayyin=Her canlı şeyi sudan yarattık." (Enbiyâ, 30)

ayetinde olduğu gibi tâbi oluştan kaynaklanan bir durum olduğunu

 

Mâide Sûresi 6-7 .......................................................... 379

 

söylemişlerdir. [Aslına bakılırsa "hayyen" denilmesi gerekirken,

"hayyin" denilmesi, "şey'in" kelimesine tebaiyetten kaynaklanmıştır.]

Bu yanlıştır. Çünkü tâbi kılma söz sanatı açısından itibar edilmeyen,

seviyesiz bir uygulamadır. Allah'ın sözünün böyle bir kullanımla

yorumlanması ihtimal dışıdır. "Her canlı şey" ifadesinin orijinalindeki

"cealna" kelimesi, "kıldık" anlamında değildir, yaratma

anlamına gelir. [Buna göre "hayyin" kelimesi, "şey'in" kelimesinin

sıfatıdır.] Burada tâbi kılmaya ilişkin bir belirti söz konusu değildir.

Kaldı ki, söylendiği gibi "tâbi kılma" ancak tâbi olanla tâbi

olunanın bitişik oldukları durumlarda söz konusu olabilir. Örneğin,

Araplar "Kertenkelenin harap yuvası" anlamında "hucru dabbin

haribin" derler. Burada "haribin" kelimesi, öncekine tâbi oluşu itibariyle

mecrur kılınmıştır [aslında "hucrun" kelimesinin vasfı olduğu

için merfu, yani "ha-ribun" okunması gerekirdi]. Bu kural, üzerinde

durduğumuz ayet hakkında geçerli değildir.

 

Ayetin orijinali "ve erculekum" şeklinde de okunmuştur. Şayet

zihnini bütün ön yargılardan arındırıp cümleyi öyle okursan, hiç duraklamadan

kesinlikle "erculekum=ayaklarınız" kelimesinin

"ruûsikum =başınız" ifadesinin takdirî harekesine -ki nasbtır [çünkü

gerçekte mes-hedin fiilinin mefulüdür]- matuf olup mansup olduğuna

karar verirsin ve ifadenin akışından yüzün ve ellerin yıkanmasının,

başın ve ayakların da meshedilmesinin gerektiğini

anlarsın. "Erculekum=ayaklarınız" ifadesini, ayetin başındaki

"vucûhekum=yüzünüz" ifadesine atfetmek aklına bile gelmez.

Çünkü, ayetin girişindeki, "yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi

yıkayın" hükmü başka bir hükmün, yani "başlarınızın bir kısmını...

meshedin" hükmünün başlamasıyla bitmiş ve kesilmiştir. Sağlam

fıtrat, belâgatlı bir ifadeyi böyle bir kullanıma yorumlamayı kabul

etmez; yüce Allah'ın kelâmı açısından hiçbir şekilde düşünülmez.

Beliğ bir konuşma yapan bir insan, ["Zeyd'in yüzünü, başını ve

ellerini öptüm ve omuzlarına elimi çektim" ifadesini anlatmak

isterken] nasıl "kabbeltu veche zeydin ve re'sehu ve mesahtu bi

kitfihi ve yedehu" der yani "yedehu" ifadesini mensup okuyarak

 

380 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"veche" ifadesine atfedebilir [yani şöyle diyebilir: Zeyd'in yüzünü ve

başını öptüm ve omuzlarına elimi çektim ve ellerini öptüm]. Oysa,

bir hüküm sona ermiş, diğer bir hüküm araya girmiştir ve

"yedehu=elini" ifadesinin onun bitişinde olan mecrur ismin mahalline

atfedilip mecrur kılınması câizdir. Özellikle üstelik Arapların

konuşmalarında da bunun örnekleri çoktur. Durum böyleyken beliğ

bir konuşmacının böyle yapması, edebî sanatlara aykırı basit

bir konuşma olur.

 

Ehlibeyt İmamlarından (a.s) gelen rivayetler bu yöndedir.

Ehlisünnet kanallarından gelen rivayetlerse, ayetin lafzını tefsir

etme özelliğine sahip olmayıp, Peygamberimizin (s.a.a) fiilini ve

bazı sahabelerin fetvasını anlatma esasına dayanmaktadırlar. Bu

arada kendi aralarında da ihtilaf vardır. Bu rivayetlerin bir kısmı

ayakların meshedilmesini zorunlu görürken, bir kısmı da yıkanmasını

zorunlu görmektedir.

 

Ehlisünnet âlimlerinin çoğunluğu, ayakların yıkanmasına ilişkin

rivayetleri, onların meshedilmesine ilişkin rivayetlere tercih

etmişlerdir. Bu konuda onlarla tartışacak değiliz. Çünkü konu fıkıh

bilimini ilgilendirir, tefsir biliminin ilgi alanının dışındadır.

Bununla beraber, Ehlisünnet âlimleri ayeti fıkhî görüşlerine

uyarlayan bir yaklaşım içindedirler ve bu konuda farklı yorumlar

ileri sürmüşlerdir. Fakat bunların hiçbiri için ayetten kanıt edinmek

mümkün değildir. Ancak ayetin ifadesinin belâgat sanatının doruklarından,

sıradan zevksiz, karışık bir konuşmanın diplerine indirgeme

başka.

 

Bazıları demişlerdir ki: Nasb kıraatine göre

"erculekum=ayakları-nız..." kelimesi "vucûhekum=yüzleriniz" kelimesine

matuftur. Cerr kıraatinde ise, tâbi oluşa yorumlanır. Ama

biz daha önce, insan öz doğasıyla örtüşen bir beliğ konuşmanın

böyle bir ihtimali içermediğini belirtmiştik.

 

Bazıları: Cerr kıraatini yorumlarken bunun anlamsal değil, lafzî

bir atıf örneği olduğunu söylemişlerdir. "alleftuha tbnen ve mâen

barî-den=deveyi samanla yemledim ve soğuk suyla" ifadesinde ol-

 

Mâide Sûresi 6-7 .............................................................. 381

 

duğu gibi. ["Mâen bariden=soğuk suyla" ifadesi, anlam açısından

"tbnen=saman" ifadesine matuf değildir. Bundan bir fiil takdir edilir.

Örneğin "sakey-tuha", yani suvardım soğuk suyla gibi. Ayet de

bunun bir örneğidir. Yani "erculikum" şeklinde okunsa bile, bu

meshin gerekliliğine kanıt oluşturmaz, lafzî açıdan "biruûsikum"

yerine matuf olsa bile anlam açısından "erculekum" yerine matuftur

ve yıkamanın zorunluluğunu ifade eder!!!]

 

Bu görüşle ilgili değerlendirmemiz şudur: Bu yaklaşımın

dayanağı, atfın durumuna ilişkin iraba uygun bir amelde bulunan

bir fiilin takdir edilmesidir. Buna örnek olarak sunulan şiir kanıt

oluşturur. Ayetle ilgili olarak takdir edilen bu fiil ya "yıkayın"

olacak ve o da harfi cerle değil, bizzat geçişli fiildir ya da başka bir

fiil olacaktır. Bu ise ifadenin zahirine aykırıdır ve lafız açısından

buna ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Öte yandan örnek olarak sunulan

şiir ise ya aklî mecaz dediğimiz türe girer ya da "alleftu" fiilinin

"verdim", "doyurdum" vb. anlamları içermesi şeklinde gerçekleşen

kullanımlardır. Kaldı ki, bu tür kullanımları içeren şiirler açısından

normal bir fiilin takdiri şeklinde bir uygulamaya baş vurulmazsa,

anlamı bozuk ve fasit kabul edilir. Şu hâlde, bu tür kullanımlar için

düzeltici, normalleştirici ifadelerin takdir edilmesine ihtiyaç vardır.

Fakat ayetin, lafzî açıdan zorunlu ve bilinen böyle bir takdire

ihtiyacı yoktur. Ayakları yıkamanın zorunluluğu anlayışından hareketle,

"erculi-kum=ayaklar" ifadesinin mecrur oluşuyla ilgili olarak şu iddiayı

ileri sürenler de olmuştur: Evet atıf önceki kelimeyle ilintilidir,

ancak meshetme yıkamanın hafif şeklidir. Yani meshetme de bir

bakıma yıkamadır. Dolayısıyla ayakların meshedilmesi ifadesiyle

onların yıkanmalarının kastedilmiş olmasını önleyecek hiçbir engel

söz konusu değildir. Bunu destekleyen bir unsur da ifadede yer

alan sınırlandırma ve vakitlendirmedir. Bu ise, yıkanan organ, yani

yüz için söz konusudur. Meshedilen organ açısından böyle bir duruma

rastlanmıyor. "Ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı..."

ifadesiyle meshetmeyle ilgili sınırlandırma kalkınca, bunun da yıkama

hükmüne tâbi olduğu anlaşılmış oluyor. Çünkü sınırlandır-

 

382 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ma açısından yıkama olgusuna daha uygundur.

 

Aslında bu, konuya ilişkin yorumların en seviyesizidir. Çünkü

meshetme yıkamadan ayrıdır ve bu iki eylem arasında birbirini gerektirme

gibi bir zorunluluk yoktur. Kaldı ki, başın değil de ayakların

meshedilmesini yıkama şeklinde yorumlamak, dayanaksız bir

tercihtir. Bu iddiayı ileri sürenlere sormak lazım: Kitap ve sünnette

mutlak olarak meshetme şeklinde geçen bütün ifadeleri yıkama

şeklinde, yıkama olarak geçen ifadeleri de meshetme şeklinde yorumlamanızı

engelleyen nedir? Neden yıkamadan söz eden rivayetler

meshetme ve meshetmeden söz eden rivayetler yıkama

şeklinde algılanmıyor? Böylece bütün kanıtlar, açıklayıcıları olmaksızın

mücmel kanıtlar olurlar.

 

İddia sahibinin görüşünü desteklemek için ortaya attığı şey,

[bir lafzı diğer bir lafızla] kıyas yoluyla lafzı, bir anlama delâlet etmeye

zorlamadır. Bu ise kıyasların en fasididir.

 

Bazıları da şöyle demişlerdir: "Yüce Allah, abdest bağlamında

ayakların tamamının su ile meshedilmesini emretmiştir. Teyemmümde

yüzün tamamının toprakla meshedilmesini emrettiği gibi...

Abdest alan kişi bu iki organı ile ilgili emredilenleri yapınca

mesheden-yıkayan adını hakkeder. Çünkü bu iki organın yıkanması,

üzerlerinden suyun geçirilmesi veya onların suya değdirilmesi

demektir. Meshedilmeleri ise, elin veya el işlevini görebilecek

başka bir organın üzerlerinden geçirilmesi demektir. Bir kimse söz

konusu organlar açısından bu fiili gerçekleştirince, o kimse yıkayan-

meshedendir. Dolayısıyla, 'ercule-kum' şeklinde okunduğu

zaman, bu iki organın yıkanmasının zorunluluğu esas alınmış olur.

'Erculikum' şeklinde okunduğu zaman da, kişinin su ile organlarını

yıkamak suretiyle meshettiği anlamı esas alınmış olur." (Bu görüş

özet olarak bundan ibaretti.)1

Anlamıyorum: Ayette başın meshedilmesi ile yıkanmadan

meshedilmelerinin, buna karşın ayakların meshedilmesiyle, onla-

-------

1- [el-Menar Tefsiri, c.6, s.229]

 

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................. 383

 

rın yıkanarak meshedilmelerinin kastedildiği sonucuna nasıl varılıyor?

Bu da önceki iddia gibidir, hatta bozukluğu ondan daha fazladır!

Dolayısıyla buna karşı söyleyeceklerimiz öncekinin aynısıdır.

Bu görüşle ilgili olarak söylenebilecek önceki tutarsızlıklara,

"Yüce Allah abdest bağlamında iki ayakların tamamının su ile

meshedilmesini emretmiştir." diye tutarsız sözünü de eklemek gerekir.

Bu söz onun aleyhine olmak üzere problemi daha da derinleştiriyor.

Çünkü burada abdesti teyemmümle kıyaslamıştır. Eğer

bununla bir hükmün başka bir hükme, yani kendince sabit olan rivayetlere

kıyaslamayı amaçlıyorsa, ayetin bu hususa delâlet ettiğine

kanıt oluşturacak hangi rivayet vardır acaba? Rivayetler nasıl

bu hususa delâlet ediyorlar? Bilindiği gibi, rivayetlerin hedefi ayetin

lafzını açıklamak değildir. Eğer abdestle ilgili, "Başınızı ve üzerindeki

çıkıntıya kadar ayaklarınızı meshedin." ifadesinin, teyemmümle

ilgili, "Onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin." ifadesiyle

kıyaslamayı amaçlıyorsa, bu hem kıyaslanan, hem de kıyaslanılan

şey açısından olumsuzdur. Yüce Allah, her iki konuyu da,

"ba" harf-i cerriyle geçişli kılan meshetme fiiliyle ifade etmiştir.

Daha önce "ba" harfiyle geçişli yapılan meshin, dil açısından meshedilen

şeyin kapsanmasını ifade etmediğini belirtmiştik. Buna

ancak kendiliğinden geçişli meshin delâlet ettiğini vurgulamıştık.

Bu ve benzeri yorumlar, rivayetlerin korunması için ayeti zahirinin

aksine yorumlama temelinden hareketle, kaçınılmaz olan kitaba

muhalefet durumundan sıyırmak için baş vurulan zorlamalardan

başka bir anlam ifade etmezler. Eğer ayetin zahirinin aksine

yorumlamak suretiyle bir rivayetin anlamını ayete dayatmamız

caiz olsaydı, Kur'ân'a muhalefetten hiçbir örnekten söz edilemezdi.

Abdest bağlamında ayakların yıkanmasının zorunlu olduğuna

inananların Enes ve Şa'bi gibi bazı selef kuşağı âlimleri gibi görüşler

ileri sürmeleri daha uygun olurdu. Onlardan nakledilen görüş

şudur: "Cebrail, ayakların meshedilmesine ilişkin hüküm indirdi.

Ancak sünnet yıkanmasını öngördü." Bunun anlamı kitabın

 

384 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

(Kur'ân'ın) sünnet tarafından neshedilmesidir. Bu durumda mesele,

tefsir biliminin sınırlarını aşıp, metodoloji biliminin kapsamına

taşınmış olur: Sünnetin Kitabı neshetmesi caiz midir, değil midir?

Bu konuda araştırma yapmak usulcünün görevidir, müfessirin değil.

Müfessirin, "Falan rivayet kitaba muhaliftir" sözü müfessir olması

açısından, ancak şunu açıklamak içindir ki bu haber, maksadın

ortaya çıkarılmasında esas alınan kitabın zahirinin delâlet

ettiği anlamla örtüşmüyor. Yoksa fıkıh bilgininin görevi olan şer'î

bir hükme fetva vermek değildir.

 

"üzerindeki çıkıntıya kadar" ifadesinin orijinalinde geçen

"kaab", ayağın arkasında bir çıkıntı biçiminde beliren kemiğe verilen

addır. Bazılarına göre topuk, ayakla bacağı birbirinden ayıran

eklem bölgesinde belirgin olarak fark edilen kemiğin adıdır ki her

bir ayağın eklem bölgesinde iki çıkıntı olur.

 

"Eğer cünüp iseniz, temizlenin." Ayetin orijinalinde geçen

"cünüb" kelimesi aslında mastardır, ancak daha çok ism-i fail anlamın-

da kullanılır. Bu yüzden [mastar oluşundan dolayı] müzekker,

müennes, müfret vs. açısından fark etmez. Araplar, "reculun

cunub=cünüp erkek, imreetun cunub=cünüp kadın, reculani ev

imreetani cunub=cü-nüp iki erkek veya kadın, ricalun ev nİsaun

cunub=cünüp erkekler ve kadınlar" der ve hepsinde hep "cünüp"

sözcüğünü kullanırlar. Mastar anlamını ifade etmek içinse, özel

olarak "cenabet" kelimesi kullanılır.

"Ve in kuntum cunuben fettehherû=Eğer cünüp iseniz, temizlenin."

cümlesi, "feğsilû vucûhekum=yüzünüzü yıkayın" ifadesine

matuftur. Çünkü ayet, namaz kılmak için temizlenmenin şart olduğunu

açıklama amacına yöneliktir. Bu açıdan ayetin açılımı şöyledir:

"Ve te-tahharû in kuntum cunuben=temizlenin eğer cünüpseniz."

Böylece, ab-dest açısından karşıt şartın takdirine dönük olur.

Yani: Şayet cünüp de-ğilseniz, yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın.

Başınızı ve ayaklarınızı meshedin. Eğer cünüpseniz, tam olarak

temizlenin. Buradan şu sonucu çıkarıyoruz: Abdest alma, ancak

cünüp olmama durumunda yasalaştırılmıştır. Cünüpken sadece

 

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................ 385

 

gusül abdesti alınmalıdır. Nitekim rivayetler de buna delâlet

etmektedir.

 

Bu hüküm aynen Nisâ suresinin ilgili ayetinde de açıklanmıştır:

"Yoldan geçici olmanız dışında, cünüp iken de yıkanıncaya kadar..."

(Nisâ, 43) Ancak tefsirini sunduğumuz ayet, Nisâ suresinin ilgili

ayetinden farklı olarak "yıkanmayı" temizlenme olarak nitelendiriyor.

Bununla, yıkama ile sağlanan temizlikten farklı bir temizlik

kastediliyor. Çünkü bu, yani temizlik sonuçtur. Bu ise, fiilin

yani yıkamanın kendisidir; "tatahhur=temizlenme" olarak isimlendirilmiştir.

Bedenin kirlerinin su ile yıkanmasının "nezafet" olarak

isimlendirildiği gibi.

 

Buradan hareketle, bazı rivayetlerde işaret edilen bir hususu

algılıyoruz: "Üzerinden su akan şey temizdir."

"Hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukur yerden

gelirse yahut da kadınlara dokunursanız, su bulamadığınız takdirde...

yönelin." Bu ifadeyle, organlarını yıkamak veya yıkanmak için su

bulamayan kimseyle ilgili hükmün açıklamasına geçiliyor.

Ayetin akışı içinde sayılan ve alternatif durumlar olarak işaret

edilen hususlar, gerçek anlamda birbirlerinin alternatifi değildirler.

Söz gelimi hastalık ve yolculuk bizzat gusül ve abdest yoluyla temizlenmeyi

gerektiren bir kirliliğe, pislenmeye yol açmazlar. Tam

tersine, bu gibi durumlarda kişi açısından küçük veya büyük hades

hasıl olmuşsa, abdest ya da gusül yoluyla temizlenmeyi gerektirirler.

Şu hâlde ayette sayılan şıkların son ikisi [tuvaletten gelmek ve

kadınlarla cinsel ilişkide bulunmak], ilk ikisinin alternatifi değildir.

Aksine ilk iki şıkkın her biri, son ikisine de bölünebilir gibidirler. Bu

nedenle bazıları, "yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesinin

orijinalin başındaki "ev" edatını "vav" şeklinde algılamışlardır,

ki biz buna ileride değineceğiz. Kaldı ki, mazeret sırf hastalık

ve yolculukla sınırlı olmaz; başka durumlarda da söz konusu olabilir.

Fakat yüce Allah, genellikle su bulmama durumuyla sıkça karşılaşılabilen

hastalık ve yolculuktan söz etmiştir. Sonra tuvaletten

 

386 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

gelmekten ve kadınlara dokunmaktan bahsetmiştir. Bu ikisi açısından

suyun bulunmayışı tesadüfîdir. Ilkinin aksi olabilecek diğer

bir açıdan bakacak olursak, hastalık ve yolculuğa maruz kalmak,

insanın doğal bünyesi açısından, tesadüfidir. Tuvaletten gelme ve

kadınlara dokunma ise öyle değildirler. Bu ikisi de doğal ihtiyaçlardır.

Biri abdest almakla giderilebilen küçük hadesi, diğeri de

gusül almakla giderilebilen büyük hadesi gerektirir.

Dolayısıyla ayette işaret edilen bu dört durumun bir kısmı tesadüfen,

bir kısmı da doğası gereği insanın karşısına çıkarlar. Bunlarla

ilgili olarak bazen genellikle su bulunmayabilir. Hastalık ve

yolculukta örneğin. Bazen de tesadüfen su olmaz. Helâya gitme ya

da cinsel birleşme durumlarında örneğin. Eğer böyle durumlarda

su da bulunmuyorsa, teyemmüm hükmü devreye girer.

Buna göre su bulamamak, suyu kullanma imkânından yoksun

olmaktan kinayedir. Bu şekilde kinayeli bir ifadeye baş vurulmuştur.

Çünkü kullanma imkânından yoksun bulunma, genellikle suyun

bulunmamasına dayanır. Buna göre bulamamak, hastalık da

dâhil olmak üzere sözü edilen bu dört hususun tümü için bir kayıt

konumundadır.

 

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan sırayla şu hususlar

belirginleşiyor:

 

Birincisi: "Hasta... iseniz" ifadesinde işaret edilen hastalıktan

maksat, insanın su kullanmakta zorlandığı ve suyun zarar verdiği

hastalıktır. Bunu, "su bulamadıgınız takdirde" kaydından

anlıyoruz. Ayetin akışından da bunu algılamak mümkündür.

 

İkincisi: "veya yolculukta iseniz" ifadesi, başlı başına bir olgudur

ve insan tesadüfen böyle bir durumla karşılaşır. Genellikle de

su bulunmaz böyle durumlarda. "yahut sizden birisi... gelirse" ifadesiyle

de kayıtlı değildir; "feğsilû=yıkayın..." ifadesine matuftur.

Bu durumda ifadeyle ilgili olarak şöyle bir açılım elde ediyoruz:

"Yolcu iseniz, namaza kalkmak istediğinizde, su bulamadıysanız

teyemmüm edin." Şu hâlde bu varsayımın mutlaklığı ve iki

hadesten birini gerektirmek gibi bir kayda bağlı olmayışı, atfedil-

 

Mâide Sûresi 6-7 ........................................................... 387

 

diği ifadeyi yani, "Namaza durmak istediginiz zaman... yıkayın..."

ayetini çağrıştırmaktadır. Başta kayda gerek görülmediği gibi, atıf

esnasında da kayda gerek görülmemiştir.

 

Üçüncüsü: "Yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesi

de bağımsız ayrı bir durum içermektedir. Ama bazılarının iddia ettiği

gibi başındaki "ev" edatı "Onu yüz bin insana ya da daha fazla

olanlara elçi gönderdik." (Sâffât, 147) ayetinde olduğu gibi "vav" anlamında

değildir. Çünkü buna gerek olmadığını açıklamıştık.

Kaldı ki, örnek olarak gösterilen ayette geçen "ev" edatı, ancak

gerçek anlamında kullanılmıştır. Ifadedeki ihtimallilik, doğal

olarak karşılaşılan bir durumdur. Konuşmacının bilmeyişinden

kaynaklanan bir tereddüt söz konusu değildir. Nitekim bu yorum,

Kur'ân-ı Kerim'de geçen dilek ve temenni gibi hususlarla ilgili olarak

da söz konusudur. "Umulur ki, korunasınız..." (Bakara, 21)

"Keşke bunu bilselerdi." (Bakara, 102) ayetlerinde olduğu gibi.

Dolayısıyla bu cümlenin durumu, atıf açısından önceki cümleye

benzer. Bu bakımdan cümlenin açılımı şöyledir: Namaza kalkmak

istediğinizde, sizden biriniz tuvaletten gelir ve su da bulamamışsanız,

teyemmüm edin.

 

Buradan şöyle bir sonuç çıkarmak pek de uzak bir ihtimal değildir:

Kişi temiz olur ve küçük abdestsizliği gerektirici bir durum

söz konusu değilse, teyemmüm veya abdesti yenilemesi bir zorunluluk

değildir. Mefhum-i şartın bu anlamı ifade ettiğini kabullenirsek

tabi.1 Temiz olan kimsenin temizlenmesinin bir zorunluluk olmadığına

ilişkin rivayetler de bu çıkarsamayı destekler niteliktedir.

"Yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesinin orijinali,

göz kamaştırıcı bir edep örneğini oluşturmaktadır. Ayet üzerinde

-------

1- [Fıkıh usûlü bilgisine göre, hükmü şart edatlarından biri ile belirli bir şarta

bağlanmış nassın, bu şartın bulunmadığı durumlarda o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesine "mefhum-uş şart" denir. Mesela, "Sana karşı saygılı

davranılırsa, sen de saygılı davran." cümlesinde saygılı davranma hükmü, şart

kalkınca kalkar ve geçerli sayılmaz.]

 

 

388 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

düşünen herkes bunu belirgin bir şekilde fark eder. Çünkü maksat,

"ğait"ten gelme şeklinde kinayeli olarak ifade edilmiştir. Ğait ise,

basık ve çukur yer demektir. Araplar, ihtiyaçlarını gidermek için

çukur yerlere giderlerdi. Böylece bir edep tavrı olarak ihtiyaçlarını

giderirken başka insanların bu hâlde kendilerini de görmelerini

engellemiş olurlardı. Günümüzde "ğait" kelimesinin bilinen anlamında

kullanılması ayağa düşmüş, yaygınlık kazanmış kinayeli ifadelerin

bir örneğini oluşturmaktadır. Aynı durum "azere" kelimesi

için de geçerlidir. Bu kelimenin asıl anlamı, kapı eşiğidir.

 

Cevherî'nin "es-Sihah" adlı eserinde belirttiğine göre, Araplar evin

içinde biriken şeyleri buradan boşalttıkları için bu ismi vermişlerdir.

Dikkat edilirse ayette "çukur yerden geldiyseniz" denilmiyor.

Çün-kü burada asıl olan nispet edilen şeyin belirginleştirilmesidir.

Yine "Sizin biriniz tuvaletten gelirse" şeklinde bir ifade de kullanılmamıştır.

Çünkü böyle bir izafede az da olsa belirginleştirme

söz konusudur. Aksine iyice müphemleştiren bir ifade söz konusudur.

"yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" denilerek ifadenin

edep yönü gözetilmiştir.

 

Dördüncüsü: "yahut da kadınlara dokunursanız" ifadesi, önceki

ifade gibi varsayılan şıklardan bağımsız birini içermektedir.

Atıf ve anlam açısından önceki ifadenin içeriğinin hükmüne tâbidir.

Bu, cinsel birleşmeden kinayedir. Edebi gözetmek ve insan

doğasının sarih bir dille ifade etmekten çekindiği olguları açık,

müstehcen bir şekilde ifade etmekten kaçınma amaçlı kullanılmıştır.

Eğer desen ki: Şayet söylediğiniz gibiyse, önceki ifadede olduğu

gibi, "Eger cünüp iseniz..." şeklinde bir ifade kullanılsaydı, daha

fazla titizlik gösterilmiş ve edep yönü gözetilmiş olurdu.

Buna vereceğimiz cevap şudur: Evet ama, ifadede gözetilen

bir nokta yok olurdu o zaman. O da ifadenin, söz konusu eylemin

insan doğasının bir gereği olduğuna delâlet ediyor olmasıdır. Ki biz

daha önce bu nokta üzerinde durduk. "Cenabet" kelimesi, bu ince-

 

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................. 389

 

liği ifade etmekten yoksundur.

 

Böylece bazılarına nispet edilen, "Burada kastedilen, doğrudan

doğruya kadınlara gerçekten dokunmadır. Yani cinsel birleşmeden

kinaye değil de açık bir anlatım söz konusudur." şeklindeki yorumun

yanlışlığı da ortaya çıkıyor. Bu yorumun yanlışlığı öncelikle

şundan anlaşılıyor ki, ayetin akışıyla bağdaşmıyor. Ancak kinayeli

bir anlatım olarak ele alındığında ayetle bağdaşması mümkün olabiliyor.

Çünkü yüce Allah söze, normal hâllerde yani, suyun bulunduğu

durumlarda küçük hadesin abdestle, büyük hadesin yani,

cenabetin de gusülle giderilmesine ilişkin hükümle başlıyor.

Sonra sözün akışı, normal olmayan duruma doğru yöneliyor.

Suyun bulunmadığı durum yani. Bununla ilgili olarak da abdeste

alternatif olan başka bir duruma, yani teyemmüme işaret ediliyor.

Dolayısıyla gusle alternatif olan bir başka duruma da işaret edilmesi

doğaldı, uygundu. Çünkü gusül abdestle bağlantılı bir eylemdir.

Nitekim bu eylemle örtüşebilecek bir duruma da işaret edilmiştir.

O da "yahut da kadınlara dokunursanız" ifadesidir; ama

kinayeli olarak. Şu hâlde bununla kastedilen, kaçınılmaz olarak

cinsel birleşmedir. Yoksa iki ayrılmaz durumlardan biri olan

abdesti özel olarak ele alıp hükmünü açıklayıp diğerini yani guslü

görmezlikten gelmenin anlamı yoktur.

 

Beşincisi: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan, ayetin anlamı

ile ilgili olarak üzerinde durulan aşağıdaki problemlerin yersizliği,

dayanıksızlığı ortaya çıkıyor:

 

1- Ayette "hastalıktan" ve "yolculuktan" söz edilmesi söz gelişi

ve gereksizdir. Çünkü bu ikisinin teyemmümü gerektirmeleri ancak

son iki şıktan yani, tuvalete gitme ve cinsel ilişkide bulunma

hâllerinden birinin meydana gelmiş olmasına bağlıdır. Kaldı ki tuvalete

gitme ve cinsel ilişkide bulunma, hastalık veya yolculuk durumu

söz konusu olmasa da teyemmümü gerektirirler. Dolayısıyla

son iki şıkkın zikredilmesi, ilk ikisinin zikredilmesine ihtiyaç

bırakmıyor.

 

Buna verilecek cevap şudur: Daha önce de işaret ettiğimiz gibi,

 

390 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ayette son iki şık, ilk iki şıktan biriyle ilintilendirilmek amacıyla

zikredilmiş değildirler. Aksine dört şıktan her biri kendi başına ve

kendine özgü bir amaçla ilintili olarak zikredilmiştir. Ayetin akışı

içinde bunların herhangi birini hazfedecek olursak, söz konusu

amaç da gerçekleşmemiş olur.

 

2- Bir diğer iddia da şudur: Ikinci şık, yani; "veya yolculukta iseniz"

ifadesi fazlalıktan zikredilmiştir. Önceki problemle ilgili kanıt,

bunun için de geçerlidir. Bir farkla, şöyle ki: Hastalık bir mazeretle

olması hasebiyle alternatif çözümü gerektirir. Mazeret, var

olan suyu kullanamamaktır, suyun bulunmaması değil. Dolayısıyla

ayetin akışı içinde bu durumun değerlendirilmesi gerekirdi. Son iki

şıkkın su bulamama durumuyla birlikte zikredilmiş olması, buna ilişkin

açıklamaya olan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. Sonuç olarak

sadece yolculuktan söz edilmiş olması, bir fazlalıktır; bir tekrardır.

Bizim cevabımız şudur: Daha önce de belirttiğimiz gibi, ayette

geçen su bulamama, suyu kullanamamaktan kinayedir ve bu durum,

suyu bulmaktan veya bulamamaktan daha geneldir.

 

3- Bir iddiaya göre, "su bulamadıgınız takdirde" ifadesi, sayılan

şıkların tümüne gerek bırakmayacak açıklığa sahiptir. Eğer

"Hasta veya... iseniz..." ifadesi yerine, sadece "su bulamadığınız"

ifadesi kullanılsaydı, daha kİsa ve daha vurgulayıcı olurdu.

Bunu şu şekilde cevaplandırırız: Bu durumda, daha önce işaret

ettiğimiz tüm noktalar göz ardı edilmiş olurdu.

 

4- Bazılarına göre, "Eğer suya güç yetiremiyorsanız." denilseydi

veya aynı anlama gelebilecek başka bir ifade kullanılsaydı daha iyi

olurdu. Çünkü böyle bir ifade, başka insanların mazeretini kapsadığı

gibi hastaların da mazeretini kapsayıcı olurdu.

Buna karşılık biz diyoruz ki: Bu söylediğiniz husus kinaye yoluyla

ifade edilmiştir. Kinayeli ifadelerse daha etkili ve daha vurgulayıcı

olur.

"Doğası üzere olan yeryüzüne yönelin, ondan yüzlerinizin ve ellerinizin

bir kısmına meshedin." Ayetin orijinalinde geçen "teyemmemû"

 

Mâide Sûresi 6-7 ................................................................ 391

 

fiilinin mastarı olan "teyemmüm" kelimesi, yönelmek demektir.

Ayetin asıl metninde geçen "saîd" ise, yerin yüzeyi anlamına gelir.

Bu yerin "tayyib" olarak nitelendirilmesi -bir şeyin tayyib olması da,

doğasının gerektirdiği hâl üzere olması demektir- normal toprak

ve taş gibi aslî durumu üzere olmasının şart olduğuna işaret etme

amacına yöneliktir. Pişirme, olgunlaştırma veya başka bir dönüştürme

yöntemiyle topraktan elde edilen kireç, pudra, kiremit ve

madenlere dönüşen topraklar bu kapsamın dışındadır. Yüce Allah,

bir ayette şöyle buyurmuştur: "Güzel (tayyib) olan ülkenin bitkisi,

Rabbi-nin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka

bir şey çıkmaz." (A'râf, 58) Teyemmümde kullanılan toprağın özellikleri

olarak sünnetin öngördüğü hususların kaynağı işte budur.

Bazı müfessirler, "Ayette geçen 'tayyib' kelimesinden maksat

temizliktir. Dolayısıyla burada toprağın temiz olması şart koşulmuştur."

demişlerdir.

 

"Ondan yüzlerinizin ve ellerinizin bir kısmına meshedin." Burada

görüyoruz ki, teyemmüm açısından meshedilmesi öngörülen

organlarla, abdest açısından yıkanması istenen organlar aynıdır.

Tam bir örtüşme var. Çünkü teyemmüm; gerçekte baş ve ayak

meshi düşürülmüş, yüz ve dirseklere kadar ellerin yıkanması da

meshetmeye dönüştürülmüş, hafifletici bir uygulama olarak su da

toprakla değiştirilmiş abdestten başka bir şey değildir.

 

Bundan şunu anlıyoruz: Teyemmümde meshedilen iki organ

abdestte yıkanan organlardır. Yüce Allah "ba" harf-i cerriyle geçişli

kılınan meshetme fiilini [femsehu bi vucûhikum...] kullandığı için

bu, teyemmüm ederken abdestte yıkanan iki organın bir kısmının

meshedilmesi gerektiğini gösterir. Yüzün bir kısmı ve dirseklere

kadar olan elin bir kısmı yani... Bu da Ehlibeyt Imamlarından aktarılan

rivayetlerde, yüzden mesh edilmesi gereken kısmın iki şakak

arası, ellerin de bilekten aşağı kısmı olduğuna ilişkin açıklamalarla

örtüşmektedir.

 

Böylece bazı müfessirlerin, kastedilen elin, koltuk altlarından

başlayan kısım olduğuna ilişkin izahlarının yanlış olduğunu

 

392 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

anlıyoruz. Yine diğer bazılarına göre de, teyemmümde mesh edilmesi

gereken kısım, tıpkı abdestte olduğu gibi dirseklerden aşağısıdır,

görüşünün yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Bu ise, "ba" harf-i

cerriyle geçişli kılınan "meshetme" fiilinin ifade ettiği anlamla

örtüşmüyor. Çünkü "ba" ile geçişli kılınan fiil, meshedenin meshedilenin

bir kısmını meshetmesini ifade eder.

 

Ayetin orijinalinde geçen "minhu=ondan" kelimesinin başındaki

"min" edatı, başlangıç ifade eder gibidir. Bununla, yüzün ve ellerin

meshedilmesine topraktan başlanması kastedilmiştir. Hadisler

bunu, iki elin toprağa vurulup yüz ve ellerin bir kısmına sürülmesi

şeklinde açıklamıştır.

 

Bazı müfessirler demişlerdir ki: "Buradaki 'min' edatı,

kastedilen şeyin bir kısmını içermeği ifade eder. Buna göre, toprağa

vurulmasından sonra ellerde toz ve benzeri bir şey kalmalıdır,

ki onunla yüz ve eller meshedilsin. Buradan şu sonuç çıkıyor: Teyemmüm

için el vurulan toprak tozlu olmalıdır ve bu tozla yüz ve

eller meshedilmelidir. Dolayısıyla yassı ve üzeri toz tutmayan taşlarla

teyemmüm etmek doğru değildir."1

 

Allah doğrusunu daha iyi bilir; ancak ayetten daha önce vurguladığımız

anlam anlaşılmaktadır. Şunu da söyleyelim ki, kendi görüşünün

sonucu olarak vardığı hüküm, adı geçen müfessirin ihtimal

verdiği görüşle sınırlı değildir.

 

"Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz

kılmak... istiyor." Ayetteki "ma yurîdu=istemi-yor" fiilinin

mef'ulunun başına "min" edatının gelmiş olması, olumsuzluğu pekiştirmek

içindir. Dolayısıyla dinî hükümler kapsamında olup da

onunla güçlük çıkarılmak istenen herhangi bir hüküm yoktur. Bu

yüzden cümle içinde olumsuzlama olgusu, güçlüğün kendisiyle

değil de güçlük çıkarma isteğiyle ilintilendirilmiştir.

Iki türlü güçlük vardır. Bunlardan biri, hükmün gerekçesi ve,

onunla hedeflenen maslahatla ilgilidir. Böyle bir durumda ortaya

------

1- [el-Menar, c.5, s.126]

 

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................ 393

 

çıkan hüküm, gerekçesine tâbi olması hasebiyle bizzat güçlük çıkarıcı

olur. Zühd karakterinin yerleşmesi amacıyla birine besin

maddelerinden zevk almasının yasaklanmasını buna örnek gösterebiliriz.

Böyle bir hüküm, ta baştan güçlük demektir. Bir diğer güçlük

de rastlantİsal dış nedenler aracılığıyla herhangi hükümle ilintili

olur. Böyle bir durumda hükmün bazı fertleri güçlük oluşturur. O

zaman güçlük çıkan unsurlar açısından hüküm geçersiz olur, güçlük

çıkmayan unsurlar açısından ise, geçerliliği devam eder. Kendisine

zarar veren bir hastalığından dolayı, namazı ayakta kılmakta

güçlük çeken bir insanı buna örnek gösterebiliriz. Bu durumda

bu kimse için namazda kıyam hükmü düşer; buna güç yetirebilen

başkaları için değil elbette.

 

Yüce Allah'ın, "Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak

istemiyor." ifadesinden sonra, "fakat sizi tertemiz kılmak...

istiyor." ifadesine yer vermesi gösteriyor ki ayetin maksadı, gerçek

ile ilintili güçlüğü olumsuzlamaktır. Yani Allah'ın sizin için koyduğu

hükümler, güçlük çıkarmak amacıyla yasalaştırılan güçlük nitelikli

hükümler değildir. Şöyle ki ayetten anlaşılan anlam şudur: Bu hükümleri

koymada güttüğümüz amaç, sizi temizlemek ve nimeti

tamamlamaktır. Bunlarsa gerçek ile ilintili olgulardır. Yoksa maksadımız

sizi zorluğa koşmak, sizi sıkıntıya sokmak değildir. Bu nedenledir

ki, suyun bulunamaması durumunda abdest ve guslün size

ağır geleceğini gördüğümüz anda ab-dest ve gusül almanın zorunluluğu

yerine, sizin yapabilirliğinizin kapsamında olan teyemmüm

alma zorunluluğunu getirdik. Böylece belki şükredersiniz diye

sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak için temizliğe

ilişkin hüküm tümden kaldırılmadı.

 

"Fakat sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak

istiyor. Umulur ki şükredesiniz." Daha önce açıklanan güçlük çıkarma

isteğinin olumsuzlanmasının anlamının gereği, "sizi tertemiz

kılmak... istiyor." ifadesinden maksat şu olmalıdır ki abdestin,

guslün ve teyemmümün hükme bağlanması, sizin temizlenmeniz

içindir. Çünkü bunlar temizleyici etkenlerdir. Hangisi olursa olsun,

 

394 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

bu temizlik kirden pislikten arınma demek değildir. Bilâkis, bu üç

eylemden biriyle gerçekleşebilen manevî temizlik kastedilmiştir.

Gerçekte namaz için şart olan da bu manevî arınmadır.

Buradan hareketle şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Namaz

kılan kişi, temizliğine halel getirecek bir davranışta bulunmamışsa,

her namaz için ayrı olarak temizlenme ameliyesini gerçekleştirmekle

[her namaz için ayrı bir abdest almakla] yükümlü

değildir. Bu, ayetin giriş kısmındaki ifadenin mutlaklığıyla

çelişmez. Çünkü yasa koyma, vacip olan bir uygulamadan çok daha

geneldir [farzın yasalaştırılması gerektiği gibi müstehap bir

amelin de yasalaştırılması gerekir].

"ve size olan nimetini tamamlamak istiyor." ifadesine gelince;

daha önce "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi

tamamladım." (Mâide, 3) ayetini incelerken nimetin ve tamamlanmasının

ne anlama geldiğini açıkladık. Yine tefsirimizin dördüncü

cildinde, "Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." (Âl-i Imrân, 144)

ayetini incelerken, "şükür" kavramının anlamını izah etmiştik.

Şu hâlde tefsirini sunduğumuz bu ayette geçen nimet kavramı,

din anlamında kullanılmıştır, ama bilgi ve hüküm nitelikli cüzleri

olarak değil. Bilâkis bütün işlerde insanın kendini Allah'a teslim

edişi anlamında kullanılmıştır. Bu da Allah'ın koyduğu hükümler

aracılığıyla kulları üzerinde hükümran ve velayeti olması demektir.

Bunun tamam-lanması, bütün dinî hükümlerin yasalaştırılması ile

mümkündür. Üç temizlik eylemi (abdest, gusül ve teyemmüm) de

bunlar arasına girer.

 

Dolayısıyla anlıyoruz ki: Amaç bildiren "Sizi tertemiz kılmak...

istiyor." ve "size olan nimetini tamamlamak istiyor." ifadelerinin

arasında fark vardır. Şöyle ki temizlik, üç temizlik eyleminin yasalaştırılmasının

amacıdır. Ama nimetin tamamlanışı değil. O, bütün

hükümlerin yasalaştırılmasının amacıdır. Üç temizlik eylemi sadece

bu genel hedef içinde belli bir paya sahiptirler. Bu bakımdan

amaçlardan biri özel, biri de geneldir.

 

Mâide Sûresi 6-7 ................................................... 395

 

Buna göre, ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: "Fakat biz,

üç temizlik eylemini yasalaştırmakla, onlar aracılığıyla özel olarak

sizi temiz kılmak istiyoruz. Çünkü bunlar dinin bir parçasıdır. Dinin

bu tür parçalarının toplamının yasalaştırılmasıyla Allah'ın sizin üzerinizdeki

nimeti tamamlanır. Belki nimetinden dolayı Allah'a

şükredersiniz. O da sizi gözde kulları arasına katar." Okuyucunun

bu hususa dikkatini çekmek isterim.

 

"Allah'ın size olan nimetini ve sizi kendisiyle bağladığı sözünü hatırlayın.

Hani bir zaman, "Işittik ve itaat ettik" demiştiniz." Burada, İslâm

üzere onlardan alınan söze işaret ediliyor. Yüce Allah'ın, "Hani bir

zaman 'Işittik ve itaat ettik' demiştiniz." hatırlatması da bunu

gösteriyor. Çünkü siz mutlak olarak işitme ve mutlak olarak itaat

etmeyi söz vermiştiniz. Bu da Allah'a teslim olmak de-mektir. Buna

göre, "Allah'ın size olan nimetini... hatırlayın." ifadesinde geçen

"nimet"ten maksat, yüce Allah'ın Islâm'ın sayesinde onlara

bahşettiği bütün güzel nimetlerdir. Bu da onların cahiliyedeki durumlarıyla

Islâm'dan sonraki durumları arasındaki fark ve üstünlüktür.

Islâm'dan sonra kavuştukları güvenliğe, esenliğe, zenginliğe,

kalp temiz-liğine ve amellerin nezafetine dikkat çekiliyor. Nitekim

yüce Allah, başka bir ayette de buna işaret etmiştir: "Allah'ın

sizin üzerinizdeki olan nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz,

O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle

kardeşler oldunuz. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken

oradan sizi kurtardı." (Âl-i Imrân, 103)

Ya da nimetten maksat, tüm gerçeğiyle Islâm'dır. Çünkü Islâm,

bütün nimetlerin beslendiği ana nimettir. Biz daha önce, meselenin

bu boyutuna dikkat çekmiştik. Şurası açıktır ki, nimetten

maksadın Islâm realitesi veya velayet olgusu olması, bunun nesnel

karşılığının belirlenmesine dönük bir ifadedir, lafızdan anlaşılan

şeyin somutlaştırılması değil. Çünkü lafızdan anlaşılan şeyi

somut olarak belirlemek sözlük alanına girer. Bizim bu hususta

söyleyecek sözümüz yoktur.

 

Ardından yüce Allah, muhataplara kendini hatırlatıyor; kalple-

 

396 ..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rin gözeneklerinde gizli bulunan duyguları bildiğini anımsatıyor.

Ardından kendisinden korkup sakınmalarını emrediyor: "Allah'tan

korkun. Çünkü Allah kalplerin içindekini bilir."

 

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Imam Cafer

Sadık'a (a.s) dayandırdığı bir hadiste, "Namaza durmak istediginiz

zaman" ifadesiyle ilgili olarak Imamın şöyle buyurduğunu

nakleder: "Yani, uykudan uyandığınız zaman." Ravi -bn-i Bukeyr-

der ki: "Uyku, abdesti bozar mı?" diye sordum. "Evet", dedi. "Uyku

insanın işitme duyusunu, bir şey duymayacak şekilde etkileyince

abdest bozulur." [c.1, s.7, h:9]

 

Ben derim ki: Bu anlamı içeren başka rivayetler de aktarılmıştır.

Suyuti ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Zeyd b. Eslem'den ve

Nuhhas'tan rivayet etmiştir. Fakat bu rivayetle, bizim daha önce,

kalkmaktan maksat istemektir, şeklindeki açıklamamız arasında

bir çelişki yoktur. Çünkü bizim söylediğimiz, "kıyam" fiilinin "ila" ile

geçişli kılınması durumunda kazandığı anlamdır. Rivayetin vurguladığı

ise, "min" edatı ile geçişli kılınması durumunda ifade ettiği

anlamdır.

 

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare'den

şöyle rivayet eder: Imam Bâkır'a (a.s) sordum: "Meshin başın bir

kısmına ve ayakların bir kısmına olmasını nereden bildin (çıkardın)

ve söyledin?" İmam (a.s) güldü ve buyurdu: "Ey Zürare, bunu

Resulullah (s.a.a) söyledi ve Allah katından gelen kitap da bu açıklamayı

içermektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'Feğsilû

vucûhekum =yüzlerinizi yıkayın.' Bu ifadeden anlıyoruz ki, yüzün

tamamı yıkanmalıdır. Ardından 've dirseklere kadar ellerinizi' buyurmuştur.

Dirseklere kadar elleri yüzlere atfedilmiş ve bitişik kılınmıştır.

Dolayısıyla dirseklere kadar ellerin yıkanmasının gerektiğini

öğrenmiş oluyoruz." "Sonra ayetin akışını bölerek 'Meshedin, başlarınızı.'

buyurmuştur. Ayetin orijinalinde 'bi-ruûsikum' buyurduğu için 'ba'

 

Mâide Sûresi 6-7 .............................................................. 397

 

muştur. Ayetin orijinalinde 'bi-ruûsikum' buyurduğu için 'ba' harf-i

cerrinin fonksiyonundan hareketle, başın bir kısmının meshedilmesi

gerektiğini öğreniyoruz. Sonra elleri yüzle ilintilendirdiği gibi

ayakları da başla ilintilendirerek, 've üzerindeki çıkıntıya kadar

ayaklarınızı' buyurmuştur. Ayakların başla ilintilendirildiğini görünce,

ayakların bir kısmının yıkanması gerektiğini öğreniyoruz.

Sonra Resulullah (s.a.a) bunu halka açıkladı; ama onlar bu açıklamaları

yitirdiler."

 

"Ardından yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'su bulamadıgınız

takdirde, dogası üzere olan yeryüzüne yönelin. Ondan yüzleriniz

ve ellerinizin bir kısmına meshedin.' Suyun bulunamaması durumunda

ab-destin askıya alınması öngörülünce, yıkanması gereken

organların bir kısmı için meshetme öngörüldü. Çünkü yüce Allah,

'bi-vucûhikum' buyurmuştur. Sonra buna, 'eydîkum=elleriniz' ifadesini

eklemiştir. Ardından 'ondan', yani bu teyemmümden buyurmuştur.

Çünkü Allah, elin bütün yüze çekilmeyeceğini biliyor;

çünkü teyemmüm esnasında elin ayasının bir kısmına toz

bulaşmakta, bir kısmına da bulaşmamaktadır. Ardından şöyle buyurmuştur:

'Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor.'

Güçlükten maksat sıkıntıya sokmaktır." [Füru-u Kâfi, c.3, s.30, h:4]

 

Ben derim ki: "Fe in lem tecidû mâen=eğer su bulamazsanız."

ifadesinde Imam (a.s) ayetin lafzını değil, anlamını nakletmiştir.

[Çünkü ayetin lafzı, "felem tecidû mâen"dir.]

 

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare ve

Bukeyr'den nakleder ki: Bu iki zat, Imam Bâkır'dan (a.s)

Resulullah'ın (s.a.a) nasıl abdest aldığını sorarlar. Bunun üzerine

Imam içi su dolu bir leğen -veya küçük bir kap- ister. Sağ elini suya

daldırır ve ondan bir avuç alarak yüzüne döker, onunla yüzünü yıkar.

Sonra sol elini suya sokar, avucunu doldurur, sağ kolunun üzerine

döker, onunla kolunu dirsekten avuca doğru yıkar, avuçtan

dirseğe doğru yıkamaz. Sonra sağ avucunu doldurur, dirsekten

başlayarak sol kolunun üzerine boşaltır. Sağ koluna uyguladığını

sol koluna da uygular. Sonra başını ve iki ayağını avucunun ıslaklı-

 

398 ..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ğıyla mesheder. Bu esnada ellerini yeniden su ile ıslatmaz.

Ravi sonra şöyle diyor: İmam parmaklarını papucunun tasmasının

altına sokmazdı. Sonra şöyle derdi: "Allah buyurur ki: 'Namaza

durmak istediginiz zaman, yüzlerinizi ve... ellerinizi yıkayın' Şu

hâlde yüzde yıkanmamış bir yer bırakmamak gerekir. Ellerin de

dirseklere kadar yıkanmasını emretmiştir. Dolayısıyla dirseklere

kadar ellerin yıkanmamış bir yerinin bırakılmaması lazım gelir.

Çünkü yüce Allah, 'yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi

yıkayın' buyurmuştur. Sonra, 'başınızın bir kısmını ve üzerindeki

çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin' buyurmuştur.

Dolayısıyla bir insan başının bir kısmını ve ayağının kâabı ile parmakları

arasında kalan kısmından bir yerini meshederse yükümlülüğünü

yerine getirmiş olur."

 

Ravilerden biri der ki: Bunun üzerine ikimiz (Zürare ve Bukeyr)

sorduk: "İki kâb nerededir?" Buyurdu ki: "Burası, bacak kemiğinin

bitiş noktasındaki eklem bölgesinin aşağısında yer alırlar." Dedik

ki: "Bu gösterdiğin [eklemin üstündeki kemiği kastederek] nedir?"

Buyurdu ki: "Bu bacak kemiğidir. Kâab onun aşağısında olur." Dedik

ki: "Allah işlerini düzeltsin, yüzün ve kolların yıkanması için birer

avuç su yeter mi?" Buyurdu ki: Evet, ama suyun dikkatle tüm

organa dökülmesi şarttır. İki avuç [biri yüz için, biri de bilek için] su

bu hususta yeterli olabilir." [Füru-u Kâfi, c.3, s.25-26, h:4]

 

Ben derim ki: Bu rivayet meşhurdur. Ayyâşî, Bukeyr ve Zürare

kanalıyla Imam Bâkır'dan (a.s), aynı şekilde Abdullah b. Süleyman

kanalıyla da Imam Bâkır'dan (a.s) aynısını rivayet etmiştir.1 Bu ve

bundan önceki rivayetin anlamını yansıtan başka rivayetler de

vardır.

 

Tefsir-ul Burhan'da, Ayyâşî Zürare b. A'yen'den ve Ebu Hanife

Ebu Bekir b. Hazm'dan şöyle rivayet eder: Adamın biri abdest aldı

ve Mest üzerine meshetti. Sonra mescide girerek namaz kıldı. Bu

sırada Hz. Ali (a.s) mescide girdi ve adamın boynuna ayağını bastı-

-------

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.298-299, h:51 ve s.300, h:56]

 

Mâide Sûresi 6-7 ........................................................... 399

 

rarak, "Yazıklar olsun sana, abdestsiz mi namaz kılıyorsun?" buyurdu.

Adam, "Böyle yapmamı Ömer b. Hattab emretti" dedi. Bunun

üzerine Hz. Ali adamın elinden tutarak Ömer'in yanına götürdü

ve "Bak, bu adam senin adına neler söylüyor?" dedi ve sesini

de yükseltti. Ömer: "Evet, ben emrettim, çünkü Resulullah (s.a.a)

mest üzerine meshetti" dedi. Ali, "Mâide suresinden önce mi, sonra

mı?" diye sordu. Ömer, "Bilmiyorum" dedi. Ali, "Peki, bilmediğin

bir şey hakkında nasıl fetva veriyorsun? Mest üzerine meshetmeyi,

Mâide suresi geçersiz kılmıştır."

 

Ben derim ki: rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Ömer zamanında

mest üzerine meshetme hususunda görüş ayrılıkları yaygınlaşmıştı

ve yine rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Ali (a.s) bu uygulamanın

Mâide suresinin ilgili ayetiyle neshedildiği görüşündeydi.

 

Bu nedenle bazıları Berâ Bilal ve Cerir b. Abdullah gibi bazı zatlardan,

onların Resulullah'ın (s.a.a) Mâide suresinin inişinden sonra

da mest üzerine meshettiği yönünde görüş belirttiklerini rivayet

etmiştir.1 Fakat bu tür rivayetler problemlidir. Çünkü bu görüşte

olan, iddia edilen neshin ayete dayanmadığını sanmıştır. Oysa onların

sandığı gibi değil; çünkü ayet, kâaba kadar ayakların meshedilmesini

öngörüyor. Mest ise ayağın bir parçası değildir. Aşağıdaki

rivayetin anlamı da budur.

 

Ayyâşî kendi tefsirinde Muhammed b. Ahmed el-Horasanî'den

aradaki ravilere yer vermeksizin şöyle rivayet eder: "Emir-ül Müminin

(a.s) yanına bir adam geldi ve ona mest üzerine meshetmenin

hükmünü sordu. Hz. Ali (a.s) bir süre başını eğerek yere baktı, sonra

başını kaldırarak dedi ki: Yüce Allah kullarına temizliği emretti.

Bunu organlar arasında bölüştürdü; bundan yüze bir, başa bir, ayaklara

bir ve ellere bir pay ayırdı. Eğer senin mestlerin, bu saydığın

organlardan birinin bir parçası ise onlara meshedebilirsin." [c.1,

s.301, h:59]

 

Aynı eserde şöyle rivayet edilir: Hasan b. Zeyd Imam Muham-

-------

1- el-Menar tefsiri, c.6, s.237.

 

400 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

med Bâkır'dan (a.s) şöyle aktardı: Hz. Ali (a.s) Ömer zamanında,

mest üzerine meshetme hususunda başkalarıyla ihtilafa düştü.

Karşıt görüşü savunanlar: "Biz Resulullah'ın (s.a.a) mest üzerine

meshettiğini gördük." diyorlardı. Ali (a.s) ise onlara soruyordu:

"Mâide suresinin inişinden önce mi, sonra mı?" Onlar, "Bilmiyoruz"

karşılığını verince, Ali (a.s) "Ama ben biliyorum ki, Mâide suresi inince

Resulullah (s.a.a) mest üzerine meshetmeyi terk etti. Eşeğin

sırtına meshetmek bana göre meste meshetmekten daha sevimlidir."

dedi. Daha sonra Imam şu ayeti okudu: "Ey inananlar... dirseklere

kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızın bir kısmını ve üzerindeki

çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin." [c.1,

s.301-302, h:62]

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde deniyor ki: bn-i Cerir ve Nuhhas

"en-Nasih" adlı eserinde şöyle rivayet ederler: Hz. Ali (a.s) her namazda

abdest alırdı ve buna gerekçe olarak da şu ayeti gösterirdi:

"Ey inananlar namaza durmak istediginiz zaman..."

Buna ilişkin açıklamaya daha önce yer verdik.

 

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi'den, o da Imam

Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: Imama, "yahut da

kadınlara dokunursanız" ifadesinin anlamını sordum. Buyurdu ki:

"Bununla cinsel birleşme kastediliyor, fakat Allah [ayıpların üzerini]

örten olduğu için örtülü anlatımı sever; dolayısıyla bu fiili, sizin

yaptığınız gibi açık ismiyle zikretmemiştir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.555, h:5]

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Zürare'den şöyle rivayet edilir: Imam Bâkır'a

(a.s) teyemmümle ilgili bir soru sordum. Buyurdu ki: "Bir gün

Ammar b. Yasir Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelip söyledi ki: 'Boy

abdesti almam gerekti, fakat su bulamadım.' Resulullah, "Peki ne

yaptın ey Ammar?" dedi. Ammar, 'Elbiselerimi çıkardım ve toprağın

üzerinde yuvarlandım' cevabını verince, Resulullah ona şu

karşılığı verdi: 'Eşekler böyle yapar. Allah böyle bir durumda nasıl

davranılacağını, 'Ondan yüzleriniz ve ellerinizin bir kısmına meshedin.'

ayetiyle açıklamıştır.' Ardından Resulullah (s.a.a) iki elini

toprağın üzerine koydu, sonra ellerini birbirine sürdü ve daha son-

 

Mâide Sûresi 6-7 .................................................... 401

 

ra onunla kaşlarının altına kadar gözlerinin arasını meshetti. Ardından

ellerinin her biriyle diğerinin arkasını meshetti. Önce sağdan

başladı." [c.1, s.302, h:63]

 

Aynı eserde deniyor ki: Zürare Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet

etti: "Allah yüzün ve iki kolun yıkanmasını, başın ve iki ayağın

meshedilmesini farz kıldı. Yolculuk, hastalık ve zaruret gibi durumlar

içinse, Allah yıkama şartını kaldırıp yerine meshetme yükümlülüğünü

getirdi ve şöyle buyurdu: Hasta veya yolculukta iseniz yahut

sizden birisi çukur yerden gelirse yahut da kadınlara dokunursanız...

bir kısmına meshedin." [c.1, s.302, h:63 ve 64]

 

Aynı eserde, bu sefer Âl-i Sam'ın kölesi olan Abd-ül A'lâ'dan

şöyle rivayet edilir: Imam Sadık'a (a.s) sordum: "Yere düştüm ve

tırnağım düştü. Parmağımı yara bandıyla sardım. Şimdi abdesti

nasıl almam gerekiyor?" Ravi der ki, Imam şöyle buyurdu: "Bu ve

benzeri durumları Allah'ın kitabından öğrenmek mümkündür. Allah

buyurmuştur ki: Allah dinde size bir güçlük kılmamıştır." [c.1,

s.302-303, h:66]

 

Ben derim ki: Burada, dinde güçlüğü olumsuzlayan Hacc

suresinin ilgili ayetine işaret ediliyor. Imamın (a.s) abdest ayetinin

sonundaki benzeri bir ifade yerine, Hac suresinin ilgili ayetine

geçen bu ifadeyi kullanması, bizim de işaret ettiğimiz güçlüğü

olumsuzlama anlamına vurgu yapma amacına yöneliktir.

Buraya kadar aktardığımız rivayetlerde önemli noktalara dikkat

çekiliyor ve bizim ayetlere ilişkin yorumlarımız bunları

açıklıyor. Dolayısıyla bunların rivayetlere ilişkin açıklamalar olarak

algılanmaları yerinde olur.

 

402 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Mâide Sûresi 8-14 ........................................................... 403

 

8- Ey inananlar! Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik eden

kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya

sürüklemesin. Adil davranın ki bu, takvaya daha yakındır.

Allah'tan korkun; Allah, kuşkusuz yaptıklarınızı bilmektedir.

 

9- Allah, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Bağışlanma ve

büyük mükâfat onlarındır.

 

10- Inkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar

cehennem ehlidirler.

 

11- Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani bir

topluluk size ellerini uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini

sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a dayansınlar.

 

12- Allah, Israiloğullarından kesin söz almıştı ve içlerinden on

iki gözetici başkan göndermiştik. Allah demişti ki: "Ben, şüphesiz

sizinle beraberim; eğer namazı dosdoğru olarak kılar, zekâtı verir,

elçilerime inanır, onlara saygı göstererek yardım ederseniz ve Allah'a

güzel borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim (affederim)

ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan

sonra kim inkâr ederse, düz yoldan sapmış olur."

 

13- Sözlerini bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.

Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırdılar. Ken-disiyle uyarıldıkları

şeyin bir bölümünü unuttular. Içlerinden pek azı hariç, daima

onlardan hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış

etme; çünkü Allah, iyilik edenleri sever.

 

14- "Biz Hıristiyanız" diyenlerden de kesin söz almıştık; ama

onlar da kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu

yüzden kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık.

Allah yakında onlara yapmakta olduklarını haber verecektir.

 

404..........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

AYETLERİN AÇIKLAMASI

 

Ayetlerin birbiriyle bağlantısı açıktır, bu noktada en ufak bir

kapalılık söz konusu değildir. Çünkü müminlere yönelik bir hitaplar

silsilesidir. Bu hitaplarda genel bir şekilde kendilerini ilgilendiren

önemli dünyevî ve uhrevî, bireysel ve toplumsal sorunlar ele alınıyor.

"Ey inananlar! Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik eden kimseler

olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya

sürüklemesin." Bu ayet, Nisâ suresinde yer alan şu ayete benziyor:

"Ey inananlar! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde

olsa bile, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik

edenler olun, (haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir

olsalar da Allah onlara daha yakındır. Öyleyse dogruluktan sapmayasınız

diye heveslerinize uymayın. Eger şahitlik ederken egriltirseniz

yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan

haberdardır." (Nisâ, 135)

 

Sadece iki ayet arasındaki fark şudur: Nisâ suresinin ilgili ayeti;

şahitlik edenin, hakkında şahitlikte bulunduğu kimsenin yakını

olmasından dolayı ona eğilim göstererek, hakka, gerçeğe aykırı bir

şekilde onun yararına olabilecek bir şahitlik etmek suretiyle şahitlik

konusunda adaletten sapmasını yasaklama amacına yöneliktir.

Tefsirini sunduğumuz Mâide suresinin ilgili ayeti ise, şahitlik edenin,

hakkında şahitlikte bulunduğu kişiye karşı beslediği kin ve

düşmanlıktan dolayı bir tür öç alma ve hıncını yatıştırma amacıyla

kin ve düşmanlık beslediği kimse aleyhinde şahitlik etmek suretiyle

şahitlik konusunda adaletten sapmasını önlemek ve yasaklamak

amacına yöneliktir.

 

Iki ayetin açıklamalarının yönelik olduğu hususların farklılığı,

ifadelerinin akışı içindeki kayıt cümlelerinin farklılığını gerektirmiştir.

Örneğin Nisâ suresinin ilgili ayetinde, "Adaleti tam yerine

getirerek Allah için şahitlik edenler olun." denilirken, Mâide suresinin

ilgili ayetinde, "Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik

 

Mâide Sûresi 8-14 .......................................................... 405

 

eden kimseler olun." deniliyor.

 

Şöyle ki: Mâide suresinde yer alan ayetin hedefi, şahitlik edenin,

hakkında şahitlikte bulunduğu kimseye karşı önceden beslediği

kinin, şahitlik hususunda bir zulme neden oluşturmasını önlemek

olduğu için şahitlik "adalet"le kayıtlandırılmıştır. Şahitlikte

adalete uyulması, düş-man hakkında bile olsa, şahitliğin zulüm

unsurunu içermemesi emredilmiştir. Bu, bir kimsenin önceden

sevgi ve eğilim duyguları beslediği bir kimse için bu duyguları doğrultusunda

şahitlik etmesinin tam aksidir.

 

Aslında sevgi ve eğilimin etkisiyle biri hakkında şahitlikte

bulunmak, zulüm ve haksızlıktan büsbütün beri değilse de şahitlik

açısından [sevgi beslediği kimseye karşı] zulüm ve adaletten

sapma sayılmaz. Bu yüzden Mâide suresindeki ayette adaletle şahitlik

etme emredilmiştir. Ve bu Allah için kıyam etmeye ilişkin bir

emrin ayrıntısı olarak gündeme getiriliyor. Nisâ suresinde ise, Allah

için şahitlik emrediliyor. Yani, şahitlik edilirken kişisel arzular

doğrultusunda hareket edilmemesi isteniyor. Bu ise, adalete kıyam

etmeye ilişkin emrin ayrıntısı olarak söz konusu ediliyor.

Aynı gerekçeyle, Mâide suresinin adaletle şehadet yapılmasını

emreden ifadesine, bir ayrıntı açıklamaya yer veriliyor: "Adil davranın

ki bu, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun." Burada

muhataplar, adil olmaya çağırılıyorlar. Adil olmanın da takvanın

gerçekleşmesini sağlayan bir etken olduğu belirtiliyor. Nisâ suresinde

ise, sıralama ve fonksiyonlar değişmiştir. Allah için şahitlik

etme emrini şu ifadeyle ayrıntılandırıyor: "Öyleyse dogruluktan

sapmayasınız diye heveslerinize uymayın." Dolayısıyla burada kişisel

tutkulara uyup takvanın terk edilmesi yasaklanıyor. Bunun,

adaleti terk etmeye yol açan kötü bir araç olduğu belirtiliyor.

Sonra her iki ayette de, takvayı terk etme hususunda muhataplar

uyarılıyor: Nisâ suresinde, "Eger şahitlik ederken egriltirseniz

yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan

haberdardır." buyruluyor. Mâide suresinde ise, "Allah'tan

korkun, Allah kuşkusuz yaptıklarınızı bilmektedir." buyruluyor.

 

406 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Şahitliği adaletle ya-parak Allah için kıyam etmenin anlamını, önceki

ayetlerin yorumu çerçevesinde açıkladık.

 

"Adil davranın ki bu, takvaya daha yakındır." Ayetinin orijinalinde

geçen "huve" zamiri "i'dilû=adil davranın" ifadesiyle anlaşı-lan "adalet"

e dönüktür. Ayetin anlamı ise açıktır.

 

"Allah, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Bağışlanma ve büyük

mükâfat onlarındır." Ikinci cümle yani, "Bagışlanma ... onlarındır."

ifadesi, "Allah vaat etmiştir." ifadesiyle haber verilen vaadin açılımı

niteliğindedir. Bu başka müfessirlerin de söylediği gibi, açıklama

açısından; "Allah anlardan inanıp iyi işler yapanlara magfiret

ve büyük mükâfat vaat etmiştir." (Fetih, 29) ayetinden daha

vurgulayıcıdır, bazılarının iddia ettiği gibi haberden sonra haber olduğu

için değil elbette. Bu iddia yanlıştır. Aksine, Fetih suresindeki

ilgili ayette olduğu gibi, zımnen işaret etmek gibi bir durum olmaksızın

vaadin açıklanması içindir.

 

"İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem

ehlidirler." Ragıp el-Isfahanî şöyle der: "el-Cahme-tu" ateşin

şiddetle alevlenmesi demektir. "Cahîm" kelimesi de bu kökten gelir.

Bu bakımdan ayet, tehdidin kendisini de içeriyor ve önceki ayette

sözü edilen, "Bagışlanma ve büyük mükâfat onlarındır." ödül

vaadine karşılık işlevini görüyor.

 

Küfrün, ayetleri yalanlama fiiliyle kayıtlandırılması, anlamı ve

maksadı açık olan ayetlerin inkârı eylemine eşlik etmeyen hak olduğunu

bilerek hakkı inkâr etmekten kaynaklanmayan

mustazaflarınkine benzer pasif küfrü dışlama amacına yöneliktir.

Pasif küfrün kapsamına giren insanların akıbeti, Allah'ın iradesine

bağlıdır. Dilerse bağışlar, di-lerse onlara azap eder. Dolayısıyla bu

iki ayet, inanıp iyi işler yapan müminlere yönelik güzel vaat ve inkâr

edip Allah'ın ayetlerini yalanlayanlara yönelik şiddetli bir tehdit

içermektedir. Bu iki aşama arasında orta merhaleler, ara menziller

vardır; yüce Allah bunların niteliklerini ve akıbetlerini kapalı

geçmiştir.

 

"Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani bir topluluk

 

Mâide Sûresi 8-14 ....................................................... 407

 

size ellerini uzatmaya yeltenmişti..." Bu ayetin içeriği, kâfirlerle Müslümanlar

arasında yaşanan değişik olaylara ve gelişmelere uyarlanabilir.

Bedir, Uhud, Hendek ve benzeri gibi. Ayetten anlaşıldığı

kadarıyla, müşriklerin müminleri öldürme, Islâm'ın tevhit dininin

izlerini yeryüzünden silme gibi yeltendikleri her türlü ey-lem kastediliyor.

Bazı müfessirlerin, maksat (ileride değinileceği gibi) müşriklerin

Peygamberi (s.a.a) öldürmeyi tasarlamaları veya Yahudilerin

ona karşı bir suikast düzenlemeyi plânlamalarıdır, şeklindeki

değerlendirmeleri ayetin lafzıyla ilgisi bulunmamaktadır. Ayete

baktığımızda bunu açıkça görebiliriz.

 

"Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a dayansınlar." Burada

müminlerin Allah'tan korkup sakınmaları ve O'na güvenip dayanmaları

emrediliyor. Gerçekte ise bu, takvayı ve Allah'a güvenip

dayanmayı terk etmeye ilişkin sert bir uyarı ve yasaklamadır. Bunun

kanıtı da yüce Allah'ın Israiloğullarından ve "Biz Hıristiyanız"

diyenlerden alınan sözle ilgili olarak anlattıkları, sonra her iki grubun

da ahdi bozmaları, yüce Allah'ın onları lânete ve kalplerin katılaşmasına,

dinlerini unutmalarına, kıyamet gününe kadar kin ve

düşmanlığın aralarında yaygınlaşmasına müptela etmesidir.

Bu kıssanın anlatılmasının tek nedeni, müminlere bu hususta

örnek sunmak ve geçmişte yaşanan bu örneği sürekli olarak göz

önünde bulundurup gerekli ibret derslerini çıkarmalarıdır. Şuna

dikkat etmeleri istenmektedir ki: Yahudi ve Hıristiyanların başına

ne gelmişse, Allah'a verdikleri sözü unutmalarından dolayı gelmiştir.

Allah'a teslim olacak-larına dair bir söz vermişlerdi. Dinleyip itaat

edeceklerine ahd-ü pey-man etmişlerdi. Bu sözün, bu ahdin

bir gereği Rablerine muhalefet etmekten sakınmaları, dinsel meselelerde

O'na güvenip dayanmaları, yani O'nu din konusunda vekil

edinmeleridir. Kendileri için tercih ettiğini tercih etmeleri, istemediğini

de istememeleridir. Bunun yolu da, Allah'ın elçilerine inanıp

itaat etmek, O'nun elçilerinin dışında Allah'ın kullarını kendi

buyruklarına uymaya, itaat etmeye çağıran zorbalara, tağutlara ve

hatta hahamlara ve papazlara itaat etmekten vazgeçmektir. Çün-

 

408 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

kü Allah'tan ve Allah'ın itaat edilmesini emrettiğinden başkasına

itaat edilmez.

 

Ama Israiloğulları ve Hıristiyanlar verdikleri sözü kulaklarının

ardına attılar, böylece Allah'ın rahmetinden uzak düştüler. Kelimeleri

konuldukları anlamların dışına çektiler, maksatlarının dışında

ilgisiz anlamlarla açıklamaya kalkıştılar. Bunun kaçınılmaz bir gereği

olarak dinlerinin bir bölümünü unuttular. Ama bu öyle bir bölümdü

ki, unutulmasıyla birlikte, bütün hayırlar ve mutluluklar onları

terk etti. Bu, dinlerinin geri kalanını da ifsad etti. Çünkü din,

birbiriyle bağlantılı bilgiler ve hükümler bütününden ibaret bir disiplindir.

Bir kısmının ifsad olmasıyla bu disiplinin geri kalan kısmı

da ifsad olur. Özellikle temel ilkeler ve rükünler bazında.

Düşünün bir insanı ki, namaz kılıyor, ama Allah için değil; malını

harcıyor, fakat Allah'ın rızasını elde etmek için değil; savaşıyor,

ne var ki, hak mesajının yücelmesi, egemen olması için değil. Dolayısıyla

dinlerinin bir kısmını unutan Yahudi ve Hıristiyanların elinde

kalan öbür kısmı da kendilerine herhangi bir yarar sağlayamadı.

Çünkü bu kısım da tahrif edilmiş, ifsada uğramıştı. Dinden

unuttukları şeylerden müstağni olmaları da mümkün değildi. Dinden

özellikle temel ilkelerinden müstağni olunmaz.

Buradan hareketle anlıyoruz ki: Bu kıssanın anlatılması ve kıssadaki

gelişmelerden ibret almaya ilişkin çağrı yapılmasıyla müminlerin

takvaya aykırı hareket etmekten, Allah'a güvenip dayanmanın

tersine bir tutum içinde olmaktan şiddetle sakındırmayı gerektiren

bir durum söz konusudur.

 

Yine şu husus da belirginleşiyor: Tevekkülden, Allah'a güvenip

dayanmaktan maksat, teşriî ve tekvinî (yasal ve varoluşsal) nitelikli

ilkelerin tümü veya salt teşriî=yasal konuları ifade eden hususlardır.

Yani, yüce Allah müminlere dinî hükümler hakkında Allah'a

ve Resulüne itaat etmelerini, Resulün getirip kendilerine açıkladığı

ilkeleri benimsemelerini, dinle ilgili işleri, dinsel yasaları belirlemeyi

Rablerine bırakmalarını, bu hususta başına buyruk davranmaktan

vazgeçmelerini ve yanlarında emanet olarak koyduğu ya-

 

Mâide Sûresi 8-14 ............................................................ 409

 

salar üzerinde tasarrufta bulunmamalarını emrediyor. Nitekim geçerli

kıldığı evrensel nedensellik uyarınca hareket etmelerini, ama

buna dayanıp güvenmeden, buna tanrİsal bir yetki ve yetenek

atfetmemeleri, Allah'ın onlar için dilediklerini gözetmelerini, ezeli

plânlamasıyla ve iradesiyle öngördüğü sonuçları beklemelerini

emretmiştir.

 

"Allah, Israiloğullarından kesin söz almıştı ve içlerinden on iki

başkan göndermiştik..." Ragıp el-Isfahanî der ki: "en-Nakb", duvar

veya deri hakkında kullanıldığında, tahta hakkında kullanılan

"sakb" kelimesi gibi "delik" demektir. en-Nakîb, "bir kavimden ve

onların çeşitli durumları hakkında araştırma yapan kimse" demektir.

Çoğulu "nukabâ"dır.

 

Yüce Allah bu ümmetin müminlerine, Israiloğullarının görüp geçirdiği, dinin sağlamlaştırılmasına dönük gelişmeleri, onlardan

söz alınarak işlerinin tespit edilmesini, içlerinden temsilciler seçilip

gönderilmesini, ilâhî mesajın eksiksiz olarak kendilerine sunulmasını,

böylece tüm kanıtların ortaya konup bahanelerin ardının

kesilmesini, buna karşın onların sözlerini tutmamalarını ve Allah'ın

da lânetle ve kalplerini katılaştırmakla vs. şeylerle karşılık

vermesini kıssanın akışı içinde anlatıyor. Bu bağlamda buyuruyor

ki:

"Allah, Israilogullarından kesin söz almıştı." Bu olay, Bakara

suresinde ve başka surelerde sıkça gündeme getirilir. "Ve içlerinden

on iki başkan göndermiştik." Öyle anlaşılıyor ki, burada on iki

aşiretin başkanları kastediliyor. Bunlar birer yönetici gibi aşiretin

işlerini düzenliyorlardı. Dolayısıyla onların aşiretlerine nispet edilişleri

bir açıdan bu ümmet bağlamında ululemrin ümmetin bireylerine

nispeti gibidir. Bunlar din ve dünya işlerinde başvuru merciidirler;

ama vahiy almazlar, şeriat ve hüküm koymazlar. Çünkü şeriat

ve hüküm koyma yetkisi Allah'a ve Resulüne aittir.

"Allah demişti ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim." Bu ifade,

koruma ve denetimin ilânı konumundadır. Bunu biraz açacak olursak:

Şayet O'na itaat ederlerse, Allah kendilerine yardım ede-

 

410 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

cektir. O'na isyan ederlerse, Allah onları yüz üstü bırakacaktır.

Bu nedenledir ki, iki olguya birden dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:

"eger namazı dosdogru olarak kılar, zekâtı verir, elçilerime

inanır, onlara saygı göstererek yardım ederseniz." Ayetin

orijinalinde geçen "azzertumuhum" kelimesi, saygı göstermekle

beraber yardım etmek anlamına gelir. Burada sözü edilen resullerden

maksat, bisetini ve devletini görecekleri Hz. İsa (a.s), Hz.

Muhammed (s.a.a) ve yüce Allah'ın Hz. Musa ile Hz. Muhammed

arasında geçen dönemde onlara gönderdiği diğer peygamberlerdir

(Allah'ın selâmı hepsine olsun).

 

"Ve Allah'a güzel borç verirseniz," Bununla zorunlu olan zekâtın

dışındaki gönüllü infak kastediliyor. "elbette sizin günahlarınızı

örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım." Bu

ifade yukarıda işaret edilen güzel vaade yöneliktir. Ardından şöyle

buyrulu-yor: "Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, düz yoldan

sapmış olur."

 

"Sözlerini bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık."

Yüce Allah, sözünü tutmanın, mİsakı inkâr etmenin cezasını

düz yoldan sapmak şeklinde açıklıyor. Aslında bu, icmalî ve genel

bir anlatımdır. Ayrıntıları ise, bu ayette sıralanan azap şekilleriyle

açıklanmaktadır. Bunların bir kısmını yüce Allah kendisine nispet

ediyor. Lânete uğramaları ve kalplerinin katılaşması gibi. Ki bunların

yüce Allah'a nispeti yerindedir. Bunların bir kısmını da bizzat

kendilerine nispet ediyor, çünkü onların özgür tercihleri sonucu belirlenmişlerdir.

Şu ifade bunlara yönelik bir işarettir: "Daima onlardan

hainlik görürsün."

 

Bütün bunlar, başta kendilerinden alınan söz olmak üzere Allah'ın

ayetlerini inkâr etmemelerinin cezasıdır. Ya da özellikle

mİsakı inkâr etmelerinin karşılığıdır. Çünkü uzaklaştıkları düz yol,

mutluluk yoluydu, hem dünyalarının, hem de ahiretlerinin imarı

onunla mümkündü.

 

"Sözlerini bozdukları için" ifadesinden anlaşılıyor ki, bununla

önceki ayette yüce Allah'ın azap tehdidini gerektiren küfür

 

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 411

 

kastediliyor. Ayetin orijinalinde geçen "febima" kelimesindeki

"ma" edatı pekiştirme içindir. Önemseme ya da küçümseme yahut

değişik bir gerekçeye yönelik olarak kapalılık ifade eder. Dolayısıyla

kastedilen anlam şudur: Verdikleri sözlerini herhangi bir şekilde

bozmalarından dolayı onları lânetledik. Lânet, rahmetten uzaklaştırmayı

ifade eder.

 

"Kalplerini katılaştırdık." Kalplerin katılaşması deyimi, taşların

katılığından alınmıştır; taşın katılığı onun sert olması demektir.

Kalplerin katılığı ise, hak karşısında eğilmemelerini, rahmetten

etkilenmemelerini ifade eder. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor:

"Müminler için hâlâ vakit gelmedi mi kalpleri Allah'ın zikrine

ve inen hakka yu-muşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş,

sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış,

çogu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." (Hadîd,

16)

Kİsacası kalpleri katılaşınca, "Onlar kelimeleri yerlerinden

kaydırırlar." Allah'ın razı olmayacağı şekilde yorumladılar, bazı bölümlerini

attılar, bazı anlamlar eklediler ya da bazı şeyleri

değiştirdiler. Ki bütün bunlar kutsal kitabı tahrif etmek anlamına

geliyordu. Onların bu tür davranışları, dinin kesin gerçeklerinin ellerinden

çıkmasına sebep oldu. "Kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir

bölümünü unuttular." Unuttukları, mutluluğun kaynağı olan temel

ilkeleri oluşturan kısımdı. Bunun yerini ancak kaçınılmaz bir bedbahtlığı

gerektiren şeyler aldı. Örneğin, Allah'ı insanlara benzeten

bir anlayış benimsediler. Musa'nın son peygamber, Tevrat'ın da sürekli

şeriat olduğunu, neshin ve bedânın geçersiz olduğunu ve

benzeri asılsız şeyleri iddia ettiler.

 

"Daima onlardan hainlik görürsün." Yani, onlardan hain bir

grubu görürsün. Veya onlardan hainlik görürsün. "Içlerinden pek

azı hariç... Yine de sen onları affet ve aldırış etme; çünkü Allah iyilik

edenleri sever." Daha önce defalarca söyledik ki, azınlık bir

grubun onlardan istisna edilmiş olması, halk ve ümmet demek o-

 

412 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

lan topluma ilişkin lânet ve azap hükmüyle çelişmez.1

 

"Biz Hıristiyanız, diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da

kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden... saldık."

Ayetin orijinalinde geçen ve "saldık" diye anlamlandırdığımız

"ağreynâ" kelimesi hakkında, Ragıp el-Isfahanî der ki: "Gara bikeza"

şeklinde bir ifade kullanıldı mı bu, ona düşkün olmak, ona

yapışıp kalmak anlamını ifade eder. Kelimenin aslı "garâ"dır, bu

ise (zamk, tutkal gibi) kendisiyle bir şey yapıştırılan anlamına gelir.

"Ağraytu fulanen bi keza=falanı ona yapıştırdım" demektir.

Meryem Oğlu İsa Mesih rahmet peygamberiydi. Insanları sulha,

barışa çağırıyordu; onları ahiretle ilgilenmeye, dünyanın geçici

zevklerinden, çekici süslerinden yüz çevirmeye teşvik ediyordu; bu

tür basit amaçlar peşinde didişmemeye davet ediyordu.2 Ama onlar

kendilerine yapılan uyarıları dinlemeyip onlardan ibret dersleri

çıkarmayı unuttukları için, Allah onların kalplerine sulh ve barış yerine

savaş duygusunu yerleştirdi. Teşvik edildikleri kardeşlik ve

sevgiye karşılık düşmanlık ve nefret duygularını empoze etti. Nitekim

ulu Allah şöyle buyuruyor: "Ama onlar da kendisiyle uyarıldıkları

şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar

aralarına kin ve düşmanlık saldık."

Yüce Allah'ın sözünü ettiği bu düşmanlık ve kin, Hıristiyan topluluklar

arasında kökleşmiş derin bir karakteristik özellik hâline

geldi. Ahiret ateşi gibi yakalarına yapışmış, ne yapsalar

kurtulamıyorlar. Ondan, onun sıkıntısından kurtulmak istedikleri

her seferinde tekrar alaşağı ediliyorlar. Çılgın alevli ateşin azabının

----------

1- Bu ifadenin yorumu bağlamında ileri sürülen en ilginç tez, bazı tefsirlerde,

"Içlerinden pek azı hariç" ifadesiyle Abdullah b. Selam ve arkadaşlarının

kastedil- diğine ilişkin olarak yer alan açıklamalardır. Hâlbuki Abdullah b. Selam bu surenin inişinden bir süre önce Müslüman olmuştu. Ayetten anladığımız kadarıyla, bu ayetin indiği ana kadar Müslüman olmayan bir grup Yahudi istisna tutuluyor.

2- Bu hususta, dört Incil'in değişik yerlerinde Hz. Mesih'ten (a.s) naklen

farklı konularda yapılan açıklamalara bakınız.

 

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 413

 

tadını yüreklerinde hissediyorlar.

 

Hz. İsa'nın (a.s) yeryüzünden kaldırılışından itibaren Havarileri,

gezgin davetçileri ve talebeleri arasında ihtilaflar baş gösterdiği

andan ve günden beri, Hıristiyanlar arasında da görüş ayrılıkları

derinleşmiştir. Günbe gün artan ve gelişen ayrılıklar sonunda savaşlara,

vuruşmalara, saldırılara, baskınlara, katliamlara dönüştü.

Sonunda yeryüzünü harabeye döndüren, insanlığı yok oluş tehdidiyle

yüz yüze getiren büyük dünya savaşları da Hıristiyanlar arasındaki

kin ve düşmanlığın ulaştığı son noktayı teşkil eder.

Bütün bunlar nimetin azaba dönüşmesinin, çabaların sapıklıkla

sonuçlanmasının örnekleridir: "Allah yakında onlara yapmakta

olduklarını haber verecektir."

 

414 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Mâide Sûresi 15-19 ......................................................

 

15- Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin

çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan

bir nur ve açık bir kitap gelmiştir.

 

16- Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir, onları

kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola ile-

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 415

 

tir.

 

17- "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre girmişlerdir.

De ki: "Öyle ise Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve

yeryüzünde olanların hepsini helâk etmek isterse, Allah'a karşı

kimin elinde bir şey var? Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan

her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır. O, dilediğini yaratır

ve Allah'ın her şeye gücü yeter."

 

18- Yahudiler ve Hıristiyanlar; "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz"

dediler. De ki: "O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli

size azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız.

O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin

ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır.

Dönüş de sadece O'nadır."

 

19- Ey Ehlikitap! Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz

diye elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği

sırada elçimiz size geldi ki (kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu)

size açıklıyor. Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın her

şeye gücü yeter.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Yüce Allah, bundan önceki ayetler grubunda, Ehlikitab'ın Allah-

'ın elçilerine yardımcı olacaklarına, onlara saygı göstereceklerine,

kendilerine gönderilen kitapları koruyacaklarına ilişkin olarak verdikleri

sözü, sonra Allah'ın, kendisiyle bunları bağladığı bu sözü

bozuşlarını hatırlatınca, bu ayetler grubunda da onları, gönderdiği

elçisine ve indirdiği kitabına inanmaya davet ediyor. Bu bağlamda

yüce Allah, elçiyi ve kitabı onlara tanıtacak bir dil kullanıyor. Bunun

yanı sıra rİsaletin doğruluğunu ve kitabın gerçekliğini kanıtlayacak

belgeler ortaya koyarak, inanmamak için ileri sürebilecekleri

her türlü bahanenin önünü tıkıp hücceti onlara tamamlıyor.

Kitap ve elçinin tanıtımına yönelik ifadeler şunlardır: "Ey

Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu

 

416 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

size açıklıyor...", "Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildigi, bir

boşluk meydana geldigi sırada elçimiz size geldi..."

Buna ilişkin kanıtsal belgeyi de şu ifadede gözlemliyoruz: "Kitap-

tan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor..." Hiç kuşkusuz

bu, risaletin doğruluğunun en güzel kanıtıdır: Okumasız-yazmasız

bir adam, ancak ilâhiyatları alanında uzmanlaşmış birkaç bilginin

bilebileceği olaylardan haber veriyor. Işte bu, doğruluğunun kanıtıdır.

"Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir..." ifadesi

de öyledir. Çünkü gerçekliklerini perdeleyecek bir tek leke bulunmayan

hakka yönelik ifadeler, rİsaletin doğruluğunun ve

kitabın gerçekliğinin en güzel kanıtlarıdır.

Bahanelerin önünün tıkanmasına gelince, bunu şu ifade içermiştir:

"Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz diye...

Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın herşeye gücü

yeter." Bu arada yüce Allah, ayetlerin akışı içinde bir grubun, "Allah,

Meryem Oglu Mesih'tir." şeklindeki iddialarını ve Yahudilerle

Hıristiyanların, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz." şeklindeki

sözlerini reddediyor.

 

"Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu

size açıklıyor, çoğundan da geçiyor." Elçinin kitaptan gizledikleri

çok şeyi açıklamasından maksat, onun peygamberlik ayetlerini,

buna ilişkin müjdeleri açıklamasıdır. Nitekim yüce Allah buna birçok

ayette işaret etmiştir: "Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve Incil'de

yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar..." (A'râf,

157), "Onu ogullarını tanıdıkları gibi tanırlar..." (Bakara, 146), "Muhammed

Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere

karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler... Onların Tevrat'taki

vasıfları ve Incil'deki vasıfları da böyledir..." (Fetih, 29)

Aynı şekilde Hz. Peygamberin (s.a.a), onlar tarafından gizlenen

ve gerçeği söylememe hususunda büyüklendikleri recm [zina suçunu

işleyenleri taşlayarak öldürme] cezasını açıklamasını da buna

örnek gösterebiliriz. Nitekim ileride üzerinde duracağımız şu

ayette buna işaret edilmiştir: "Küfürde yarış edenler seni üzme-

 

Mâide Sûresi 15-19 .............................................................. 417

 

sin..." (Mâide, 41) Recm hükmü, bugün Yahudilerin elinde bulunan

Tevrat'ın Tesniye Kitabı, Bab 22'de yer almaktadır.

Birçoğundan vazgeçmesiyle de, kitaptan gizledikleri birçok şeyi

de terk etmesi kastediliyor. Bunun göstergesi de Tevrat ve Incil

arasında varolan ihtilaflardır. Örneğin Tevrat, tevhid ve peygamberlikle

ilgili öyle şeyler kapsıyor ki, bunları yüce Allah'a isnat etmek

hiçbir şekilde doğru değildir. Yüce Allah için cisim var saymak, bir

mekana hülul et-tiğini ileri sürmek ve benzeri şeyler, çeşitli küfür,

günah ve sürçmeler gibi peygamberlere nispet edilmesi aklen tasavvur

edilmeyen şeyler de Tevrat'ta yer alır. Ayrıca Tevrat, hiçbir

şekilde ahiretten söz etmez. Oysa bir din, ahiret inancı olmaksızın

ayakta duramaz. Bir de ellerindeki Inciller, özellikle Yuhanna

Incili'nin putperest inançlarını içermesini de buna örnek gösterebiliriz.

"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir." "Size

Allah'tan... gelmiştir." ifadesi, gelen şeyin bir şekilde Allah ile kaim

olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Açıklama veya konuşmanın

açıklayan ve konuşanla kaim olması gibi. Bu, nur ile Kur'ân-'ın

kastedildiği ihtimalini güçlendiriyor. Bu durumda, "açık bir kitap"

ifadesi, açıklama nitelikli bir atıf olarak öncekine matuftur. Yani,

hem nur ifadesiyle, hem de açık kitap nitelemesiyle Kur'ân

kastedilmiştir. Yüce Allah, kitabının değişik yerlerinde Kur'ân'ı nur

olarak adlandırmıştır: "Onunla beraber indirilen nura uyanlar."

(A'râf, 157), "Artık Allah'a, elçisine ve indirdigimiz nura inanın."

(Teğabun, 8), "Size apaçık bir nur indirdik." (Nisâ, 174)

Ayetin giriş kısmındaki ifadeden hareketle nur kavramıyla Hz.

Peygamberin (s.a.a) kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yüce Allah,

Peygamberi nur olarak tanımlamıştır: "Ve aydınlatıcı bir ışık

olarak... gönderdik." (Ahzâb, 46)

 

"Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir."

"Bihi=onunla" ifadesindeki "ba" alet içindir. Zamir ise kitaba veya

ister Peygamber (s.a.a) kastedilsin, ister Kur'ân kastedilsin nura

dönüktür. Dolayısıyla her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Çünkü Pey-

 

418 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

gamber hidayet aşamasının zahirî sebeplerinden biridir. Kur'ân da

öyle. Gerçek hidayet O'nunla kaimdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Sen, sevdigini dogru yola iletemezsin, fakat Allah diledigini

dogru yola iletir." (Kasas, 56) "Işte sana da böyle emrimizden bir

ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz

onu, kullarımızdan diledigimizi dogru yola ilettigimiz bir nur yaptık.

Şüphesiz sen, dogru yola götürüyorsun. Göklerde ve yerde bulunan

her şeyin sahibi Allah'ın yoluna. Iyi bilin ki, bütün işler sonunda

Allah'a varır." (Şûrâ, 52-53)

 

Bu ayetler, görüldüğü gibi doğru yola iletme misyonunu, hem

Kur'ân'a, hem de Peygambere (s.a.a) nispet ediyor. Ama aynı zamanda,

onu menşe itibariyle Allah'a döndürüyor. Gerçek yol gösterici

O'dur. Gerisi zahirî sebeptir, hidayeti canlandırmak için işe koşulmuştur.

Allah, "Allah onunla iletir." ifadesini, "rızasına uyanları" ifadesiyle

kayıtlandırmıştır. Bu demektir ki, ilâhî yol göstericiliğin aktif

hâ-le gelmesi, O'nun rızasına tâbi olmaya bağlıdır. Hidayetten

maksat, arzulanan şeye ulaştırmadır [sırf yol göstericilikten ibaret

değildir]. Yüce Allah'ın insanı esenlik yollarından birine veya hepsine

yahut da peş peşe sıralanan bu yolların çoğuna yöneltip sokması

yani.

 

Ayetin akışı içinde yüce Allah "selam" (esenlik) kavramını mutlak

tutmuştur. Bununla dünya veya ahiret hayatının mutluluğunu

bozan her türlü bedbahtlıktan kurtuluş ve selamette oluş

kastedilir. Bu açıdan Kur'ân'ın, Allah'a teslim oluşu, imanı ve takvayı

kurtuluş, başarı, güvenlik vb. şeylerle nitelendirmesiyle örtüşen

bir ifadedir.

 

Tefsirimizin birinci cildinde, "Bizi dosdogru yola ilet." (Fatiha, 6)

ayetini incelerken şöyle demiştik: Yüce Allah'ın, kullarının farklı

durumlarına cevap verebilecek birçok yolu vardır ve bunlar sonunda

gelip bir ana yolda birleşirler. Yüce Allah bu ana yolu kendine

nispet eder ve adına da, kendi kitabında "dosdoğru yol" (sırat-ı

müstam) der. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Bizim ugrumuzda

 

Mâide Sûresi 15-19 ..............................................................419

 

cihat edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah,

iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebût, 69), "Işte benim dogru yolum

budur, ona uyun; başka yollara uymayın ki, sizi onun yolundan

ayırmasın." (En'âm, 153)

 

Bu da gösteriyor ki, Allah'ın birçok (yan) yolu vardır; ama bunların

tümü bir noktada birleşirler. Tümü, izleyicisini Allah'ın kerametine

ulaştırır ve onu Allah'ın dosdoğru yolundan ayırmaz. Ve yine

her yol, kendi yolcusunu başka yolların yolcusundan da

ayırmaz. Ama Allah'ın dosdoğru yolu dışındaki diğer sapkın yolların

durumu böyle değildir.

 

Buna göre ayetin anlamı -Allah daha iyi bilir- şudur: Yüce Allah

kitabı ve peygamberi aracılığıyla, rızasına tâbi olanı bazı yollara iletir.

Bu yolların temel özellikleri, yolcularının dünya ve ahiret hayatının

mutsuzluğundan korunmaları, mutlu hayatı kederli bir yaşama

dönüştürecek olumsuzluklardan muhafaza olmalarıdır.

Şu hâlde esenlik ve mutluluğa ulaşma, Allah'ın rızasına tâbi

olmaya bağlıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kulları için

küfre razı olmaz." (Zümer, 7), "Allah, yoldan çıkan topluluktan

razı olmaz." (Tevbe, 96) Sonuç itibariyle esenlik ve mutluluk elde

etmek, zulüm yolundan kaçınmaya, zalimlerle içli dışlı olmaktan

uzak durmaya gelip dayanır. Allah, zalimler için hidayetinin söz

konusu olmayacağını vurgulayarak, bu ilâhî saygınlığa erişmekten

yana onların umutlarını boşa çıkarmıştır: "Allah, zalimler toplulugunu

dogru yola iletmez." (Cum'a, 5)

 

O hâlde, "Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir."

ayeti, bir yönüyle "Inananlar ve imanlarını bir zulümle bulamayanlar,

işte güven onlarındır ve dogru yolu bulanlar da onlardır."

(En'âm, 82) ayetini çağrıştırmakta ve onun konumuna sahiptir.

"Onları kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır." İfadenin akışı

içinde "karanlıklar"ın çoğul, buna karşılık "aydınlık"ın tekil tutulması,

batıl yolun aksine konum ve duruşlar itibariyle çokluk

arzetse de, hak yolda farklılığın ve dağınıklığın olmayacağına yönelik

bir işarettir.

 

420 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Karanlıklardan aydınlığa çıkarma eylemi, peygamber veya kitap

gibi Allah'tan başkasına nispet edilince, "O'nun izni" bu bağlamda,

müsaadesini ve hoşnutluğunu ifade eder. Nitekim yüce Allah

şöyle buyurur: "Bu, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan

aydınlıga çıkarman için sana indirdigimiz kitaptır." (İbrâhim, 1) Burada

Hz. Peygamberin (s.a.a) insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması

"Rablerinin izni" ile kayıtlandırılmıştır. Bununla güdülen

amaç, hidayet olgusunun nedenselliğinin bağımsızlığı şeklindeki

bir vehimden kurtarmaktır. Çünkü bunun gerçek sebebi yüce Allah'tır.

Bir diğer ayette ise, şöyle buyruluyor: "Andolsun biz Musa'yı

da kavmini karanlıklardan aydınlıga çıkar, diye ayetlerimizle birlikte

gönderdik." (Ibrâhim, 5) Burada "izin" kaydı düşülmemiş, çünkü

ifadede geçen emir sıygası ("çıkar"), bu anlamı da içerir.

Bunun Allah'a nispet edildiği durumlarda, onları izniyle

çıkarmasının anlamı, ilmiyle çıkarmasıdır. Izin bilgi anlamına da

gelir. Araplar, "ezine bihi" yani onu bildi, derler. Şu ayetler de buna

örnek oluşturmaktadır: "Allah ve Elçisinden insanlara bildiridir."

(Tevbe, 3), "De ki, ben sizin hepinize eşit biçimde bildirdim." (Enbiyâ,

109), "İnsanlar içinde haccı ilân et." (Hac, 27) [Bu ayetlerin orijinalindeki

"ezân, âzen-tu ve ezzin" ifadeleri kullanılmıştır.] Bunun gibi

daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

 

"ve dosdoğru bir yola iletir." Burada bir kez daha "hidayet" sözcüğünün

tekrarlanması "yuhricuhum=çıkarır" ifadesinin, "yehdî bihillahu=

Allah onunla iletir" ifadesiyle bu cümlenin arasına girmesinden

dolayıdır. Ve çünkü, Fatiha suresini tefsir ederken de vurguladığımız

gibi "sırat-ı müstakîm" bütün yollara, ona yönelik hidayet

de, diğer tali yollara yönelik diğer hidayet kısımlarına egemendir.

"dosdogru bir yol" ifadesinin belirsiz (nekre) olması, maksadın

yüce Allah'ın Kur'ân'da kendisine nispet ettiği tek sırat-ı mustakîm

olmasıyla bir çelişki oluşturmaz. (Fatiha suresindeki kullanımı bu

genellemenin dışında tutuyoruz.) Çünkü ifadenin kullanıldığı yerin

özelliği böyle bir çıkarsamayı gerektirmektedir. Dolayısıyla burada

ifadenin belirsiz bırakılmış olması, konumunu mühimsemek ve iş-

 

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................. 421

 

levini yüceltmek içindir.

 

"Allah, Meryem Oğlu Mesih'tir, diyenler küfre girmişlerdir." Bunlar,

Âl-i İmrân suresinin akışı içinde görüşlerine yer verdiğimiz üç gruptan

biridir. Onlara göre yüce Allah, Mesih'le bir olmuştur. Dolayısıyla

Mesih insan-tanrıdır. "Allah, Meryem Oglu Mesih'tir." sözünü, o

Allah'ın oğludur, iddiasına ve "O, üçün üçüncüsüdür." iddiasına da

uyarlayabiliriz. Ancak ifadeden anlaşılan, bir olma şeklindeki ayniliğin

kastedildiğini göstermektedir.

 

"De ki: Öyle ise Allah, Meryem Oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde

olanların hepsini helâk etmek isterse, Allah'a karşı kimin elinde bir şey

var?..." Bu ifade, yukarıda işaret ettiğimiz iddialarının geçersizliğinin,

çürüklüğünün kanıtıdır. Çünkü iddiaları birbiriyle çelişmektedir.

Bir yandan Mesih'in insan-tanrı olduğunu ileri sürüyorlar, bir

yandan da onu Meryem Oğlu olarak nitelendiriyorlar. Böylece, yeryüzünün

sakini herhangi bir insan açısından normal karşıladıkları

bir şeyi, onun açısından da normal karşılıyorlar.

Bu demektir ki insanların tümü, göklerde, yerde ve ikisinin

arasında yer alan her şey gibi Allah'ın mülküdürler, O'nun egemenliği

ve saltanatı altındadırlar. Dolayısıyla yüce Allah, onlar üzerinde

dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Istediği gibi lehlerinde ve aleyhlerinde

hük-meder. Dolayısıyla Mesih'in annesini ve yeryüzünde

bulunan herkesi helâk etme yetkisine ve gücüne sahip olduğu gibi,

Mesih'i de helâk edebilir. Mesih'in diğerlerine göre bir ayrıcalığı

yoktur. Peki Allah'ın helâk olması düşünülebilir mi?! Şu hâlde, Hıristiyanların

"İsa insandır" demeleri, "O, Allah'tır" demelerini çürütmektedir.

Çünkü bu iki önerme arasında çelişki vardır.

Buna göre, "Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?" ifadesi,

mutlak olarak her türlü engeli olumsuzlamaya yönelik bir kinayedir.

Bir kimsenin Allah'a karşı elinde bir şey olması, O'na dönük

olan bazı şeyde Allah'a karşı bir egemenliğe sahip olması demektir.

Bunun kaçınılmaz sonucu, Allah'ın egemenliğinin adı geçen şey

üzerinde kesintiye uğramasıdır. Söz gelimi herhangi bir sebebin,

bir şey üzerinde kendisinden kaynaklanan bağımsız bir etkinliğe

 

422............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

sahip olması ve bununla Allah'ın o şey üzerindeki etkinliğine engel

olması veya Allah'a üstün gelmesi yani. Oysa egemenlik sadece

Allah'ındır. O, egemenliği itibariyle de tektir. Ortağı yoktur. O'nun

başkasının kullanımına sunduğu bazı şeyler, O'nun mutlak egemenliğini

ve saltanatını geçersiz kılmaz.

 

"Meryem Oglu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini

helâk etmek isterse" ifadesinde Mesih (a.s), "Meryem Oglu"

nitelemesiyle birlikte zikredilmiştir. Bunun amacı onun tam bir insan

olduğuna delâlet etmektir. Diğer insanlar gibi, o da ilâhî etkinin

kontrolü altındadır. Yine aynı amaçla "annesi" ifadesi de ona

atfedilmiştir. Çünkü annesinin de onun gibi bir insan olduğunda

kuşku yoktur. Yine, "yeryüzünde olanların hepsi" ifadesi de ona

atfedilmiştir. Çünkü, tümü eşit oranda aynı hükmü taşıyorlar.

Buradan hareketle anlıyoruz ki, bu kayıt ve bu atıfta "imkân

kanıtı"na yönelik bir işaret söz konusudur. Özetle demek isteniyor

ki: İsa da annesi gibi diğer insanlara benzer. Yeryüzündeki diğer

canlılar gibidir. Onlar için geçerli olan, onun için de geçerlidir. Çünkü

birbirine benzeyen şeyler, bir şeyin caiz olup olmaması hususunda

aynı hükme tâbidirler. İsa'dan başkasının helâk kapsamına

girmesi normal olduğuna göre, o da bu kapsama girer. Buna engel

olacak hiçbir güç yoktur. Eğer İsa, (hâşâ) Allah olsaydı, böyle bir

durum onun hakkında geçerli olmazdı.

 

"Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin

egemenligi yalnızca Allah'ındır." ifadesi, önceki cümleyi

gerekçelendirmeye yöneliktir. Kur'ân'ın genellikle varlıklar âlemini

"gökler ve yer" tabi-riyle ifade etmesine karşın, burada bir de

"ikisinin arasında bulunan her şey" ifadesine yer verilmiş olması,

açıklamanın biraz daha net, biraz daha kuruntu ve kuşkulardan

beri olması içindir. Ki bir kimse çıkıp da, konu göklerle yer

arasındaki varlıkları ilgilendirdiği hâlde, sadece göklerle yerden

söz edilmiş, ikisinin arasında yer alanlardan söz edilmemiştir;

dolayısıyla onlar bu kapsama girmezler, şeklinde bir kuruntuya

kapılmasın. Cümlenin orijinali içinde "haber"in yani "lillâhi=Allah'ındır." sö-

 

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................ 423

 

zünün öne alınması, sınırlandırmaya, münhasır kılmaya delâlet

etmesi içindir. Zaten ancak bu durumda açıklama tamamlanmış

olabiliyor. Dolayısıyla kastedilen anlamı şudur: Hiç mümkün müdür

ki bir engelleyici, Allah'ın İsa'yı ve başkasını helâk etmek istemesine

ve bu husustaki isteğinin gerçekleşmesine engel olsun?

Değil mi ki göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan canlı, cansız

tüm varlıkların üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanat başkasının

değil, sadece Allah'ındır? Kimse O'nun hükmünün geçerliliğini,

emrinin yerine gelmesini engelleyemez.

"O, diledigini yaratır ve Allah'ın herşeye gücü yeter." cümlesi,

bundan önceki, "Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her

şeyin egemenligi yalnızca Allah'ındır." cümlesinin gerekçesi konumundadır.

Mülkiyet, bir tür iktidar anlamına gelir. Insanlara ve

onların sahip olduklarına egemen olma yetkisine sahip olma anlamına

gelen Arapça kullanımıyla mülk, ancak kudretin kapsamlılığı

ve iradenin geçerliliği ile mümkün olabilir. Yüce Allah, göklerde,

yerde ve ikisinin arasındaki tüm varlıklar bazında bu yetkiye,

bu egemenliğe sahiptir. Dolayısıyla o her şeye güç yetirendir ve dilediği

her şeyi yaratır. Buna göre göklerde, yerde ve ikisinin arasındaki

şeylerde sadece O'nun mut-lak hükümranlığı söz konusudur.

Dolayısıyla, O'nun dilediğini yaratması, her şeyi yapabilmesi,

sahipliğinin, egemenliğinin, egemenliği de bunların tümünü helâk

etmeyi dileyebileceğinin, dilemesi durumunda kimsenin buna engel

olamayacağının, bunun da hiç kimsenin uluhiyet-te, egemenlikte

O'na ortak olmadığının kanıtıdır.

Iradesinin geçerliliğinin ve kudretinin kapsamlılığının kanıtı ise,

O'nun Allah oluşudur. Ulu Allah, belki de bunu vurgulamak için

"Allah" lafzını ayette birkaç kez tekrarlamıştır. Sonuç itibariyle, Allah

için ilâhlık makamı kabul edilince bu, beraberinde hiç kimsenin

ilâhlıkta O'na ortak olmadığı anlamını da getirir.

 

"Yahudiler ve Hıristiyanlar; 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler."

Hiç kuşkusuz, onlar Hıristiyanların önemli bir kısmının İsa

(a.s) açısından iddia ettikleri gibi, gerçek anlamda Allah'ın oğulları

 

424 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

olduklarını iddia etmiyorlardı. Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar

gerçek anlamda böyle bir iddiayı seslendiriyordu. Ama bir tür mecazi

ifadeyle, bunu kendilerine yönelik bir onurlandırma niteliği olarak

kullanıyorlardı. Nitekim bu tür bir niteleme kutsal kitaplarında

çokça kullanılmaktadır. Örneğin Hz. Âdem1, Hz. Yakup2, Hz.

Davud3, Hz. Akram4, Hz. İsa5 hakkında ve salih müminler hakkında6

böyle bir nitelemeye yer verilmiştir.

 

Her hâlükârda, onların "Allah'ın oğullarıyız" derken

kastettikleri şudur: "Biz Allah'a, oğlun babasına yakın olduğu kadar

yakınızdır." Demek istiyorlardı ki, bizler kralın çocukları gibiyiz,

geri kalan teba- dan farklıyız. Kralın yakını olmaktan dolayı bir ayrıcalığımız vardır. Bu ayrıcalığımız tebanın tâbi olduğu muameleye

tâbi olmamamızı gerektirir. Bir bakıma kendilerini, insanlara uygulanan

yasaların üstünde görüyorlardı. Çünkü kralın tahtına yakın

oluşları, başkalarının tâbi olduğu yasalarla yargılanmalarını önleyici

bir ayrıcalıktır. Diğer tebayla aynı statüde olamazlar. Başkalarının

aşağılandığı gibi onlar da aşağılanamazlar. Çünkü soylular,

saltanata yakınlıkları oranında sevgi ve saygınlık görürler.

Dolayısıyla ayette sözü edilen "oğul"luktan maksat, has adamı

ve yakını olmaktır. Bu açıdan "sevgilileriyiz" ifadesinin "Allah'ın

ogullarıyız" ifadesine atfedilmiş olması, açıklama amaçlı bir atıftır.

Yoksa bir gerçekliği söz konusu değildir. Onların bu soyluluk ve

sevgililik iddialarının gerisinde şu kaçınılmaz niyet yatıyordu: Biz

azaba uğratılmayacağız, cezalandırılmayacağız. Bizim akıbetimiz

nimet ve saygınlıktan başka bir şey değildir. Güya Allah'ın onları

azaplandırması, soyluluk ayrıcalıklarıyla bahşettiği sevgi ve saygın-

------

1- Luka Incili, Bap 3 : 38.

2- Tevrat, Çıkış Kitabı, Bap 4: 22.

3- Zebur, Mezmurlar, Bap : 7.

4- Irmiya'nın gaybten verdiği haberler, Bap 31: 9.

5- Incil ve eklerinin birçok yerinde bu nitelemeye rastlanır.

6- Diğer Incillerle beraber, Matta Incili, Bap: 5. 9.

 

Mâide Sûresi 15-19 ................................................. 425

 

lıkla bağdaşmaz.

 

Bunun kanıtı ise, onların sözleri reddedilirken kullanılan şu ifadelerdir:

"O diledigini bagışlar, diledigine azap eder." Çünkü eğer

onlar, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz." sözüyle, hak mesajına

ilişkin çağrıyı kabul etmeseler bile, azaba uğratılmayacaklarını

kastetmiş ol-masalardı, "bagışlar..." ifadesinin onlara yönelik ret

cevab olarak sunulmasının bir anlamı olmadığı gibi, "Hayır, siz de

O'nun yaratıkların-dan birer insansınız." cümlesini de gerektirecek

iyi bir neden de olmazdı. Şu hâlde onların, "Biz Allah'ın ogulları ve

sevgilileri-yiz." şek-lindeki sözleri, "Biz Allah'ın has adamlarıyız,

O'nun sevilenleriyiz, istediğimizi yapsak, O'nun istemediğini

yapmasak bile O, bize azap etmeyecektir." anlamına gelir. Azaba

uğramama ve her türlü kötülük ve yasak karşısında dokunulmaz

olma, ancak yüksek otoritenin has adamı ve sevgilisi olmakla

mümkün olabilen ayrıcalıklı bir statüdür.

 

"De ki: O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap

ediyor?" Burada yüce Allah Peygamberine, onlara karşı bir kanıt ileri

sürmesini ve iddialarını kanıtla çürütmesini emrediyor. Bu bağlamda

iki kanıt belirginlik kazanıyor: Birincisi, azaba uğratılmalarını

öne sürerek iddialarını çürütmek. İkincisi, onların sunduğu

kanıtın tersini sonuç verecek bir kanıtla iddialarını çürütmek.

"O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap

ediyor?" ifadesinin kapsadığı birinci kanıtın özeti şudur: Eğer sizin,

Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuz, ilâhî azaptan yana güven

içinde bulunduğunuz, dolayısıyla dünyevî veya uhrevî her türlü azaptan

yana güvende olduğunuz şeklindeki iddianız doğruysa, şu

günahlarınızdan dolayı sizi sürekli olarak çepeçevre saran bu pratik

azap nedir?

 

Nitekim Yahudiler, sürekli olarak günah işlemektedirler; kendi

halkları arasından çıkan peygamberleri ve salihleri öldürmekte,

yüce Allah'a verdikleri sözü çiğnemek suretiyle günah işlemekte,

kutsal kitaplarındaki ifadeleri çarpıtarak asıl maksatlarının dışına

taşımakta, Allah'ın ayetlerini gizlemekte, inkâr etmekte, her türlü

 

426 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

azgınlığı, taşkınlığı ve sınır tanımaz saldırganlığı işlemektedirler.

Bu yaptıklarının vebalini de tepelenerek görmektedirler. Bunların

bir kısmı hayvanlara dönüştürülmüş, insan şeklinde kalan diğer

kısmının üzerine de alçaklık ve pespayelik damgası vurulmuştur.

Üzerlerine acımasız zalimler musallat edilmiştir. Bunlar onları soy

kırımdan geçirmiş, namuslarına tecavüz etmiş, ülkelerini harap

etmiştir. Tarih boyunca düşük bir hayat yaşamışlardır, ne ümit veren

bir dirilik, ne de unutulup gitmelerini sağlayacak bir ölüm görebilmişlerdir.

Hıristiyanlara gelince, onların çeşitli toplulukları arasında yaygın

olan günahlar ve bozgunculukların Yahudilerinkinden geri kalır

tarafı yoktur. Peygamberin (s.a.a) gönderildiği dönemde, ondan

sonra ve günümüze kadar tepelerine inen azaplar ve felâketler,

Yahudilerinkini aratmayacak yoğunluk ve sürekliliktedir. Tarih

bunların tümünün ya da büyük bir kısmının tanığıdır. Kur'ân buna

ilişkin birçok kıssayı anlatır. Bakara, Âl-i Imrân, Nisâ, Mâide, A'râf

ve diğer başka sureleri buna örnek gösterebiliriz.

 

Bunlar diyemezler ki: Üzerimize yağan musibetler, tepemize

binen belâlar, yakamıza yapışan fitneler, "belâ sevgiden dolayıdır"

türünden şeylerdir. Bunların, ilâhî gazabın sonucu duçar olunan

tepelenme ve cezalandırılma olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur. Aynı

şeyler Ibrahim, Yakup, Yûsuf, Zekeriya ve Yahya gibi Allah'ın salih

kulları olan nebi ve resullerin başına da gelmiştir. Siz Müslümanlar

da Uhud ve Mute gibi savaşlarda benzeri musibetlerle yüz yüze

geldiniz. Bu tür olumsuzluklarla biz karşılaşınca adı ilâhî azap, siz

karşılaşınca da nimet ve onurlandırma mı oluyor?

 

Şöyle ki: Hiç kimse kuşku duymaz ki fizikî olumsuzluklar,

dünyevî musibet ve belâlar, kâfirlerin başına geldiği gibi

müminlerin de başına gelir, salih insanları yakaladığı gibi, yıkıcıbozguncu

insanları da yakalar. Bu, yüce Allah'ın öteden beri

kulların hayatına egemen kıldığı bir yasadır. Ancak bunların

nitelikleri ve etkileri insanın yapıcı veya bozguncu oluşuna, kulun

Rabbinin nezdindeki konumuna göre farklılık arz eder.

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 427

 

Hiç kuşkusuz peygamberler ve erdem bakımından onlardan

sonra sıra alan salih kullar gibi nefsinde yapıcılık kök salmış, erdem

ve fazilet özünün, cevherinin ayrılmaz parçası hâline gelmiş

insanlar, dünyevî musibetlerle, sıkıntılarla, mihnetlerle karşılaştıklarında,

bunlar onların nefislerinin derinliklerindeki gizli erdemlerin,

gün yüzüne çıkmasına, pasif faziletlerin aktif hâle gelmesine

neden olurlar. Dolayısıyla o erdemlerden ve güzel sonuçlarından

hem kendileri, hem de başkaları yararlanırlar. Bundan da anlaşılıyor

ki, insan doğasının ilk etapta tepki gösterdiği bu tür musibetler,

ilâhî eğitimin araçlarından başka bir şey değildirler. Dilersen

buna, "terfi ettirme" de diyebilirsin.

 

Hayatı mutluluk veya mutsuzluk üzere istikrar kazanmamış, izlen-

mesi gereken mutluluk yolunu henüz bulamamış kimselerin

başına bir felâket geldiğinde, bir musibetle burun buruna kaldığında,

hemen akabinde izleyeceği yol belirginlik kazanır, küfür veya

iman, yapıcılık veya bozgunculuk karşısındaki konumu netleşir.

Bu tür musibet veya felâketler ancak sınama amaçlı belâlar olarak

nitelendirilebilir. Allah'ın gönderdiği bu felâketler, kişinin cennetten

ya da cehennemden yana bir çizgi tutturmasına ön ayak

olur.

 

Bazı kimseler de hayatlarını nefsin azgın hevasına uydururlar.

Yıkıcılıktan, bozgunculuktan, şehvet ve şiddetin girdabında

debelenmekten başka bir şey bilmezler. Bunlar her zaman

alçaklığı erdeme tercih ederler. Allah'a kafa tutarlar, hakka uyma

önerilerine küstahça burun kıvırırlar. Kur'ân-ı Kerim bu tür zalim

toplumların akıbetlerinden çarpıcı tablolar sunar. Nuh, Âd ve

Semud kavimlerini, Firavun Oğullarını, Medyen halkını ve Lut

kavmini buna örnek gösterebiliriz. Bunlar, Allah'ın uyarılarını

dikkate almamakta ayak diretip azgınlık nitelikli yaşamlarında

ısrar edince, ibreti âlem akıbetlere maruz kalmışlardır. Üzerlerine

yağan felâketler ölüm kusmuştu, köklerini kurutup tarih sahnesinden

silip atmıştı. Işte bunlara ilâhî azap, rabbani tepeleme ve

vebal denir, başka değil. Yüce Allah, bir ayette bu anlamların tümünü içeren bir ifade

 

428 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

kullanmıştır: "Biz günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah-

'ın kimlerin mümin oldugunu belirlemesi ve aranızda şahitlik edinmesi

içindir. Allah, zalimleri sevmez. Bir de böylece Allah,

müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister." (Âl-i Imrân, 140-

141)

Hz. Musa'nın (a.s) gönderilişinden Hz. Muhammed'in (s.a.a)

gönderilişine kadar -iki bin yıldan fazla- geçen Yahudi tarihi, yine

Hz. İsa'nın (a.s) yeryüzünden kaldırılışından, İsa'nın doğuşuna kadar

-denil-diğine göre yaklaşık altı yüz yıl- geçen Hıristiyanların tarihi,

işledikleri günahlarla ve yaptıkları cürümlerle doludur. Bu alanda

akla gelebilecek her türlü günahı işlemekle kalmayıp, ısrar

da ettiler ve pişmanlık duymaya kesinlikle yanaşmadılar. Bu nedenle

onların tepelerine binen musibetler, ilâhî azap ve tepelendirmeden

başka bir ismi hak etmiyor.

 

Kuşkusuz, Müslümanlar da bu toplumların uğradıkları

musibetlerin aynısına uğradılar. Söz konusu musibetlere doğanın

sistemi perspektifinden baktığımız zaman, ilâhî plânlama elinin

sevk ve idare ettiği olaylardan başka bir şey değildirler. Bu, öteden

beri yürürlükte olan ilâhî bir yasa, evrensel bir sünnettir. Allah'ın

yasasında değişiklik olmaz.

 

Buna karşılık, musibetlere duçar olan Müslümanların durumları

perspektifinden baktığımız zaman, hak yol üzere bulundukları

sürece bu musibetler, ilâhî sınamalar olarak belirginleşir; hak yoldan

uzaklaştıklarında ise, ilâhî azap ve cezalandırma amaçlı tepeleme

olarak ön plâna çıkar. Kimsenin Allah katında ayrıcalığı yoktur.

Kendi isteği üzere hükmedenin Allah üzerinde hiçbir hakkı olmaz.

Kur'ân'da Müslümanların Allah katında ayrıcalıklı olduklarına

ilişkin bir ifadeye rastlanmaz. Müslümanlar Allah'ın oğulları veya

sevgilileri olarak nitelendirilmezler. Kimsenin ismine veya lakabına

itibar edilmez.

 

Yüce Allah, bir ayette Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor:

"Yoksa siz, Allah içinizdeki cihat edenleri ayırt etmeden ve sabırlıları

belirlemeden cennete girebileceginizi mi sandınız?... Mu-

 

Mâide Sûresi 15-19 ................................................ 429

 

hammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler

gelip geçmiştir. Şimdi eger o ölür ya da öldürülürse,

topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz? Kim iki topugu üzerinde

geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermeyecektir. Şükredenleri

ise Allah ödüllendirecektir." (Âl-i Imrân, 142-144) Diğer bir ayette

de şöyle buyuruyor: "Iş ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın

kuruntularıyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır

ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı

bulur." (Nisâ, 123)

"De ki: O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size

azap ediyor?" ifadesinde, başka bir ihtimal de söz konusu olabilir.

Yani, kastedilen azabın uhrevî azap olması da muhtemeldir. Dolayısıyla

"yuazzibukum=azap ediyor" şeklindeki şimdiki zaman kipi,

önceki ihtimalin esası olan süreklilikten çok gelecek zamanı ifade

etmiş olabilir. Çünkü Ehlikitap genel olarak işledikleri günahın

karşılığı bir azabın olduğunu kabul ediyorlar. Kur'ân'da Yahudilerin

bu itirafı şu şekilde ifade edilir: "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş

dokunmayacaktır." (Bakara, 80)

 

Hıristiyanlara gelince; gerçi onlar, İsa'nın kendini kurban edişiyle

günahlarının bağışlandığını ileri sürüyorlar; ancak bu bile bizzat

günahı ve çarmıha gerilme suretiyle İsa'nın gördüğü eziyetlerin

azap olduğunu kabul etme anlamına gelir. Incillerde zina gibi günahlardan

söz edilir. Kilise, günahlardan bağışlanma belgeleri dağıtmakla

fiilen azabın varlığını itiraf ediyor. Bu da bir ihtimaldir;

ancak birinci ihtimal iyi ve uygundur.

 

"Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini

bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında

bulunan her şeyin egemenliği yalnızca Allah'ındır. Dönüş de sadece

O'nadır." Bu ifade onların iddialarına karşı itiraz mahiyetinde

sunulan ikinci kanıttır. Kanıtın özeti şudur: Sizin gerçekliğinize yönelik

bir gözlem, Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuza ilişkin

iddianızı çürütmek için yeterlidir. Çünkü siz de Yüce Allah'ın yarattığı

insanlar veya diğer canlı türleri gibi yaratılmışsınız. Allah'ın ya-

 

430 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rattığı diğer varlıklara karşı herhangi bir ayrıcalığınız yoktur. Göklerde,

yerde ve bu ikisi arasında bulunan herhangi bir varlık, Allah

tarafından yaratılmış olmaktan öte bir şey değildir. Allah, onun ve

başka varlıkların sahibidir, tek egemenidir; dilediği gibi, dilediği

şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunur. O da herkes gibi, hem

kendisinin, hem de başkalarının üzerinde tek egemen olan

Rabbinin yanına dönecektir.

 

Durum böyle olduğuna göre, yüce Allah, içlerinde dilediğini

bağışlama ve dilediğine azap etme yetkisine ve gücüne sahiptir ve

hiçbir ayrıcalık ve saygınlık ya da başka bir şey, O'nun bir kimse

hakkında bağışlama ya da azap şeklinde bir hüküm vermesine

engel olamaz. Kimse yolunu kesemez, iradesini yürütmesini,

hükmünü etkin kılmasını engelleyecek şekilde önüne perde

geremez.

 

Bu açıdan, "Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız."

ifadesi, kanıtın öncüllerinden biri konumundadır. "Göklerin,

yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenligi, yalnızca Allah'ındır."

ifadesi de bir başka öncül olarak anlam kazanıyor. "Dönüş

de sadece O'nadır." cümlesi, üçüncü öncül konumundadır. "O,

diledigini bagışlar, diledigine azap eder." ifadesi de mantıksal

önermenin sonuç kısmını oluşturmaktadır ki bu mantıksal açıklama,

hiçbir şekilde azaba uğratılmayacaklarına ilişkin iddialarıyla

çelişmektedir.

 

"Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği

sırada elçimiz size geldi ki size açıklıyor." Ragıp el-Isfahanî der ki:

"el-Futûr, öfke sonrası yatışma, sertlik sonrası yumuşama ve güç

sonrası zayıflık anlamına gelir. Yüce Allah, 'Ey Ehlikitap!

...elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi sırada

elçimiz size geldi ki size açıklıyor.' buyurmuştur. Yani, Allah'ın elçisinin

gelişinden yoksun, sessizlik, boşluk dönemi."

 

Ayet, Ehlikitab'a yönelik ikinci bir hitaptır. Önceki hitabın

içeriğini de tamamlayıcı bir fonksiyon üstlenmektedir. Çünkü ilk

ayette onlara açıklamıştı ki: Allah size bir elçi gönderdi, onu

apaçık bir kitapla destekledi; elçi (veya kitap) Allah'ın izniyle

 

Mâide Sûresi 15-19 .................................................. 431

 

tapla destekledi; elçi (veya kitap) Allah'ın izniyle insanları salt hayra

ve mutluluğa iletir. Bu ayet ise, onlara şu mesajı veriyor: Bu ilâhî

açıklama, "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi." demek suretiyle

bahaneler ileri sürmelerini önleme amacına ve onlara hücceti

tamamlamaya yöneliktir.

 

Bu açıklama ile, tefsirini sunduğumuz ayette yer alan "size

açıklıyor." ifadesinin ilintili olduğu konunun, önceki ayetin içeriği

olması ihtimali güçleniyor. Buna göre, ayetin açılımı şöyledir: Kitaptan

olduğu hâlde sizin gizlediğiniz birçok şeyi size açıklıyor. Yani,

sizin şu anda davet edildiğiniz din, sizin bizzat benimsediğiniz

dindir, sizin elinizdeki dini doğrulamaktadır. Iki din arasında farklılık

gibi görünen unsurlar ise, ilâhî kitapların içerdiği ama sizlerin

gizlediği bilgilerin açıklanmasından kaynaklanmaktadır.

Bu durumda, "Ey Ehlikitap! ...elçimiz size geldi ki size

açıklıyor." ifadesinin, önceki ifadenin aynen tekrarı olduğu söylenebilir.

Amaç, önceki hitapla ilintili olduğu hâlde, ondan ayrı duran

bazı sözleri ulamaktır. Bununla da, "Bize... gelmedi, demeyesiniz."

ifadesini kastedi-yoruz. Ilintilenenle, ilintilendirilen arasına uzun bir

fasıla girdiği için, böyle bir tekrara cevaz verilmiştir ve bunun örnekleri

Arapça da yaygındır. Şair der ki:

"Deve kuşlarının bakım yerlerini bana verin / Ki Vail Harbi ateşi

yeniden zihnimde alevlendi.

Deve kuşlarının bakım yerlerini bana verin / Çünkü soylu biri

değerli bir şeyi bir ayakkabı bağına satarsa, yine de pahalıdır."

Ayetteki hitabın, yeni bir başlangıç olması da mümkündür. Bu

durumda "size açıklıyor" fiilinin ilintili olduğu ifade, hazf edilmiş

kabul edilir. Ki ifade genel niteliğini kazanabilsin. Yani, açıklanması

gereken her şeyi size açıklıyor. Ya da böyle bir kullanımın

önemini vurgulamaya yöneliktir. Yani, açıklanmasına gerek duyduğunuz

önemli bir şeyi size açıklıyor. "elçilerin arasının kesildigi"

ifadesi böyle bir ihtiyaca yönelik bir işaret ya da kanıt içermiyor da

değil. Dolayısıyla şöyle bir anlam elde ediyoruz: Açıklanmasına

şiddetle ihtiyacınız olduğu bir şeyi elçilerin ardının kesildiği ve size

 

432 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

bir şey açıklayamadıkları bir dönemde size açıklıyor.

"Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz." ifadesi,

"size geldi" ifadesiyle ilintilidir. Takdirî açılımı da şudur: Söylersiniz

endişesiyle veya söylemeyesiniz diye.

 

"Allah'ın her şeye gücü yeter." Bu ifade, konuyla ilgili yanlış bir

zihniyeti bertaraf etmeye yönelik gibidir. Çünkü Yahudiler, Tevrat-

'ın içerdiği şeriattan sonra başka bir şeriatın hükme bağlanmış

olmasını kabul etmiyorlardı. Bunun nedeni, onların neshi ve bedâyı

kabul etme-meye ilişkin anlayışlarıydı. Yüce Allah, onların bu asılsız

sanılarını, sı-nırsız kudretiyle çelişiyor diye reddetti. Daha önce,

tefsirimizin 1. cildinde Bakara 106. ayeti tefsir ederken 'nesh' kavramı

üzerinde durduk.

 

KUR'ÂN'IN GÖSTERDIĞI DÜŞÜNCE YÖNTEMI

Kur'ânî, Felsefî ve Rivayet Esaslı Araştırma

 

Şundan kuşku duymuyoruz: İnsan hayatı, düşünsel bir hayattır;

düşünce ve fikir dediğimiz bu olgu olmadıkça, insan hayatı tamamlanmış

olmaz. Düşünceye dayalı bir hayatın kaçınılmaz bir

gereği de şudur ki: Hayatın dayandığı düşünce doğru ve eksiksiz

olduğu oranda hayat da sağlam ve eksiksiz olarak seyrine devam

eder. Sağlam hayat -hangi yasalar esas alınırsa alınsın, önceden

izlenilen veya izlenilmeyen hangi yol izlenirse izlensin- kesinlikle

sağlam bir düşünceyle ilintili ve ona dayanıyordur. Hayat, düşünceye

dayalı olduğu oranda, sağlam ve doğru olur.

 

Ulu Allah, kitabının değişik yerlerinde farklı ifade tarzlarıyla bu

gerçeği açıklamıştır. "Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine

insanlar arasında yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse, karanlıklar

içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?"

(En'âm, 122), "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9),

"Allah sizden inananları bir derece ve kendilerine ilim verilenleri

ise derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 11), "Müjdele kullarımı: Onlar

ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. Işte onlar Allah'ın

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................... 433

 

kendilerini dogru yola ilettigi kimselerdir ve onlar gerçek akıl sahipleridir."

(Zümer, 17-18) Bunun gibi, tek tek zikretme gereğini

duymadığımız daha birçok ayet vardır. Dolayısıyla Kur'ân'ın insanları

sahih bir düşünce sistemine davet ettiği, düşünce yönteminin

esas alınmasını teşvik ettiği kuşku götürmez bir gerçektir.

Bunun yanı sıra, Kur'ân-ı Kerim, insanları kendisine yönelttiği

yo-lun, fikirsel yollardan biri olduğunu hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor:

"Gerçekten bu Kur'ân en dogruya iletir." (Isrâ, 9) Yani, Kur'ân

en doğru hayat sistemine, en doğru yasal sisteme veya en doğru

yönteme yöneltir. Her hâlukârda Kur'ân'ın öngördüğü yol, dinamik

bir yoldur; bunun en doğru olması, izlenilen düşünce yönteminin

en doğru olmasına bağlıdır.

 

Bir diğer ayette de şöyle buyruluyor: "Gerçekten size Allah'tan

bir nur ve açık bir kitap gelmiştir. Allah onunla, rızasına uyanları

esenlik yollarına iletir, onları kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlıga

çıkarır ve dosdogru yola iletir." (Mâide, 15-16) Ayette geçen

"dosdoğru yol"dan maksat, kendisinde ihtilaf olmayan, istenilen

gerçekle çelişmeyen ve kendi içinde tutarlı olup bazı parçaları diğeriyle

çelişki içinde olmayan açık, amaca ulaştırıcı yoldur.

Kur'ân-ı Kerim'de, insanların davet edildiği bu dosdoğru, bu

sahih ve sağlam düşünce belirgin olarak zikredilmiyor; bunun tanınması

insanların fıtrî akıllarına, öz doğalarının odağını oluşturan

kavrama yeteneklerine bırakılıyor. Ilâhî kitabı bir bütün olarak ele

alıp ayetlerini incelemeye tâbi tutacak olursak, üç yüzü aşkın ayette

insanların düşünmeye, öğüt almaya, akletmeye davet edildiklerini

görürüz. Hakkı kanıtlamak ya da batılı çürütmek için Hz. Peygambere

(s.a.a) çeşitli delillerin empoze edildiğini gözlemleriz: "De

ki: Öyle ise Allah, Meryem Oglu Mesih'i ve annesini... helâk etmek

isterse, Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?..."

Ya da yüce Allah Nuh, Ibrahim, Musa ve diğer büyük

peygamberlerin, Lokman, Firavun hanedanına mensup mümin kişi

gibi velilerden (hepsine selam olsun) kanıt nitelikli kesitler sunar:

"Elçileri, 'Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe edilir mi?'

dediler." (Ibrâhim, 10), "Lokman ogluna ögüt vererek demişti ki:

 

434 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ler." (Ibrâhim, 10), "Lokman ogluna ögüt vererek demişti ki: Yavrum,

Allah'a ortak koşma; çünkü ortak koşmak, büyük bir zulümdür."

(Lokmân, 13), Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin

bir adam şöyle dedi: Rabbim Allah'tır, dedigi için bir adamı öldürüyor

musunuz? Oysa o size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir..."

(Mü'min, 28) Firavunun büyücülerinden aktarılan şu ifadeler de buna

örnek oluşturmaktadır: "Dediler ki: Biz, seni bize gelen açık delillere

ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacagını yap, sen ancak

bu dünya hayatında istedigini yapabilirsin..." (Tâhâ, 72)

Yüce Allah, kitabında, indirdiği hiçbir ayette, insanların kendisine

veya katındaki herhangi bir şeye körü körüne, bilinçsizce inanmalarını,

düşünmeden herhangi bir yolu izlemelerini emretmiş

değildir. Hatta yüce Allah, kulları için aklın ölçütlerini ayrıntılı olarak

kavramaktan aciz kaldığı bazı yasalar ve farzlar koyarken bile,

onların özünü kanıt yerine geçebilecek çeşitli olgularla ayrıntılı biçimde

izah eder. Söz gelimi namaz ibadetiyle ilgili olarak şöyle

der: "Namaz, kötü ve igrenç şeylerden alıkor. Elbette Allah'ı anmak

daha büyüktür." (Ankebût, 45) Oruç ibadetine ilişkin olarak da

şu açıklamaya yer verilir: "Sizden öncekilere yazıldıgı gibi korunmanız

için sizin üzerinize de oruç yazıldı." (Bakara, 183) Abdest ayetinde

de şöyle buyruluyor: "Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak

istemiyor, fakat sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini

tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz." (Mâide, 6) Bu

konuda örnek verilebilecek birçok ayet vardır.

 

Sözünü ettiğimiz bu aklî kavrayışı, yani Kur'ân'ın teşvik ettiği,

hakka, hayra ve yarara ilişkin çağrısının doğruluğunun kanıtı olarak

gösterdiği; batılı, kötülüğü ve zararı eleştirirken dayandığı sahih

düşünme metodunu öz yaratılışın ve fıtratımız aracılığı ile biliriz,

tanırız. Bu fıtrat ki insandan insana değişkenlik, farklılık, başkalık

göstermez. Iki insanın farklı fıtratlara sahip olması

düşünülemez. Bir ayrılık veya çatışma varsayılsa bile bu, apaçık

gerçekler üzerinde çekişme şeklinde olur. Ki taraflardan birinin

veya her ikisinin sahih bir anlayıştan yoksun oldukları için hedef-

 

Mâide Sûresi 15-19 .................................................... 435

 

lenen gerçeği olduğu gibi tasavvur edememelerinden kaynaklanır.

Şimdi, beşerî öz doğamızın yol göstericiliğiyle bilip algıladığımız

bu yolun ne olduğuna gelelim. Her şeyden şüphe edebiliriz

ama dünya ve ahiret olguları gibi bizim eylemlerimizden ayrı, bağımsız,

pratik, objeler dünyasında yer alan birtakım gerçeklerin

olduğundan kuşku duymayız. Matematiksel veya doğal olguları da

bu kapsama alabiliriz. Bunlara ilişkin kesin bir sonuca ulaşmak istediğimiz

zaman, öncelikle kuşkuya yer bırakmayan apaçık öncelikli

önermelere ve ikinci merhalede bu önermelerin aynı kesinlikle

gerektirdiği başka önermelere yöneliriz. Bunları kendine özgü

düşünsel bir tertibe tâbi tutarız ve buradan hareketle istediğimiz

sonuca varırız: A, B'dir. Her B, C'dir. Şu hâl-de A, C'dir, gibi. Ya da:

A, B ise, C de D'dir. Şayet C, D ise, H de Z'dir. Bu durumda A, B ise,

H de Z dir, gibi. Veya: Eğer A, B ise, C, D'dir. C, D olduğuna göre H,

Z'dir. Fakat A, B değildir. Buna göre H de Z değildir.

 

Sözünü ettiğimiz bu şekiller ve işaret ettiğimiz bu tartışılmaz

olgular hakkında fıtratı bozulmamış normal bir insanın kuşku

duyması mümkün değildir. Akıl açısından bir musibete uğramış

olması ya da bu bedihî olguları düşünmesini engelleyecek bir zihinsel

karışıklığın mey-dana gelmiş olması başka. Çünkü kafası

karışık insanlar bedihî tartışılmaz tasavvurun ve tasdîkin yerine

başka bir tasavvur ve tasdîki can-landırırlar zihinlerinde. Bedihî

gerçeklerde kuşku duyan insanların büyük çoğunluğu için aynı durum

geçerlidir.

 

Sözünü ettiğimiz bu mantıksal yönteme ilişkin olarak ileri sürülen

kuşkuları gözden geçirdiğimizde, bu kuşkuları dile getirenlerin

bu iddialarını ve amaçlarını kanıtlamak için heyet ve maddeye

ilişkin mantıkta belirlenen kanunlara dayandıklarını görürüz. Öyle

ki bu sözlerini, bu hususta benimsenen öncelikli önermeler ışığında

analiz edersek, mantıksal biçimlere ve maddelere dönmüş olurlar.

Şayet bu öncüllerin veya formların bazısını mantığın sonuçsuzluğunu

öngördüğü önermelere değiştirirsek, artık bunların sözlerini

sonuç vermez ve bunların bu işe razı olmadığını görürsün.

 

436 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Bu durum, bizzat onların insanî fıtratları aracılığı ile bu mantıksal

ilkelerin doğruluğunu itiraf ettiklerinin, bu ilkeleri kullandıklarının

en açık tanığıdır. Nefisleri doğruluğunu onaylıyor, ama kendileri

karşı çıkıyorlar. Örneğin:

 

1- Bazı kelâmcılar diyorlar ki: "Mantık amaca ulaştırıcı bir yol

olsaydı, mantıkçılar arasında ihtilaf olmazdı. Fakat mantıkçıların

değişik görüşler ileri sürdüklerini görüyoruz."

Bunlar, farkında olmadan istisnaî kıyas yöntemine baş vuruyorlar.

Bunlar şunu bilmiyorlar: Mantığın koruyucu bir alet olmasının

anlamı, gereği gibi kullanılması durumunda insanı hataya

düşmekten korur olmasıdır. Her mantığı kullananın onu doğru kullandığını

kimse iddia edemez. Nitekim kılıç kesici bir alettir, fakat

doğru kullanılmadıkça bir şeyi kesmez.

 

2- Diğer bazısının görüşü de şöyledir. "Bu kanunlar önce düzenlendi,

sonra tedricî olarak olgunlaştırıldı. Sabit pratik gerçeklerin

sabit olması bunlara dayandırılır mı? Realiteyi bilmeyen ya da

onu kullanmayan kimsenin onu bulması beklenebilir mi?

Bu değerlendirme de önceki gibi istisnaî bir kıyastır. Hem de

çok seviyesiz bir mugalâta örneğidir. Her şeyden önce, bu iddianın

sahibi kanunların belirlenmesine ilişkin yorumunda yanılmıştır.

Çünkü bu tür kanunların belirlenmesi, fıtrat tarafından icmalen bilinen

temel prensiplerin ayrıntılı şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Yoksa

belirlemenin anlamı, ilk defa icat etmek değildir.

 

3- Bazısının da iddiası şöyledir: Bu tür mantıksal prensipler,

Ehli-beyt'in yolunu kapatmak veya insanları kitap [Kur'ân-ı Kerim]

ve sünnetten [hadislerden] alıkoymak için yaygınlaştırılmıştır. Dolayısıyla

Müslümanların bunlardan kaçınması gerekir."

 

Bu tür sözler, birtakım kesin [koşulsuz] ve istisnaî [koşuklu]

tasımlara analiz edilir. Bu mantıksal önermeden hareket eden şahıssa

gerçeği göz ardı etmiştir ki, doğru düzgün bir yolun bozguncu

bir amaç için kullanılması veya yerilmeyi hakkeden bir amaç için

izlenmesi, yolun özü itibariyle düz oluşuna zarar vermez. Örneğin

kılıçla bazen mazlum insanlar da öldürülür. Din de Allah'ın rızası

 

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................. 437

 

doğrultusunda ol-mayan amaçlar için kullanılır.

 

4- Bir diğer grubun görüşü de şöyledir: "Aklî bir yol izlemek,

çoğu zaman insanı kitap ve sünnetin açık hükümleriyle çelişen

sonuçlara gö-türür. Nitekim felsefeci görünenlerin çoğu görüşleri

bu yönde tezahür etmiştir."

 

Bu da düzenlemiş bir koşuklu tasımdır. Kendisinde yanılgı

barındırmaktadır. Şöyle ki insanı kitap ve sünnetle çekişen

sonuçlara götüren şey, kıyasın şekli ve bedihî-tartışılmaz bir

madde değil, sahih maddelerin arasına sızmış yabancı ve

bozguncu bir unsurdur.

 

5- Bir de şöyle diyenler vardır: "Mantık, burhanla ilgili olarak

sonuç veren şeklin ve formun, bozguncu formdan ayırt edilmesini

garanti eder; ancak maddelere gelince, bu konuda mantıkta insanı

hatadan koruyacak kanunların varlığından söz edilemez. Dolayısıyla

masum olmayan insanlara baş vurmamız durumunda, bizi

yanılgıya düşürmeyeceklerinden emin olamayız. Şu hâlde asıl olan,

bu bağlamda masum insanlara baş vurmaktır."

 

Bu değerlendirme açısından da bir tür mugalâta söz konusudur.

Çünkü bu iddia, tek kanallı haberlerin ya da tek kanallı rivayetlerin

tümünün veya kitabın zahiri olduğu sanılan algılamaların

kanıtsallığı amacıyla ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi, masumların

(onlara selâm olsun) masum oluşunu kanıt edinip delil

göstermemiz, onlardan sâdır olduğuna kesin olarak kani olduğumuz

ve anlamını pürüzsüz bir şekilde anladığımız, doğruluğundan

kuşku duymadığımız açıklamaları için geçerlidir. Onlar tarafından

söylendikleri ve delâletleri zannî olan tek kanallı (âhâd) haberler

için bunu söyleyebilir miyiz? Aynı durum delâ-leti zannî olan her

şey için geçerlidir. Masumların (onlara selâm olsun) masum oluşunu

kanıt edinip delil göstermemiz bağlamında asıl olan yakinî

madde olduğuna göre, masumların sözlerinden algılanan yakinî

madde ile aklî önermelerle çıkarsanan yakinî madde arasında ne

fark var? Bununla beraber formun doğru alması da geçerliliğini

sürdürür.

 

438 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"Bunca yanlışlıktan sonra, aklî maddelere yakin edemeyiz."

sözlerine gelince; bu her şeyden önce, delilsiz bir iddiadır. Ikincisi:

Bu söz de aklî bir önermedir ve kesin bir realite olarak kullanılmaktadır.

Dolayısıyla bu söz de bir sûret içermektedir.

 

6- Bir diğer grubun yaklaşımı şudur: "Insan ruhunun ihtiyaç

duyduğu her şey Kur'ân-ı Kerim'de gizlidir. Masumların (a.s) sözlerinin

derinliklerine serpiştirilmiştir. Dolayısıyla kâfirlerin ve dinsizlerin

artıklarına ihtiyaç yoktur."

 

Buna cevabımız şudur: Buna yönelik ihtiyaç tıpkı bu değerlendirmede

gözlemlenen ihtiyaç gibidir. Çünkü bu değerlendirme

mantıksal bir koşulsuz tasımın ürünüdür. Burada kesin maddelere

baş vurulmuştur, fakat mugalâta yapılarak. Her şeyden önce, bu

mantıksal prensipler kitap ve sünnette gizli olan ve derinliklerine

serpiştirilmiş olan ilimlerden biridir ki, bunları elde etmek için bağımsız

bir araştırma kaçınılmaz olur.

 

Ikincisi: Kitap ve sünnetin kendilerini tamamlayacak eklentilere

muhtaç olmaması, onlardan müstağni olması, kitap ve sünnete

bağlı kimselerin bu tür ek bilgilere muhtaç olmamasından, onlardan

müstağni olmasından farklı bir şeydir. Dolayısıyla bu iddia da

bir tür mugalâta olmaktan öte bir şey değildir. Bunlar, insan bedenini

incelediği hâlde, insanla ilintili olan doğal, sosyal ve edebi bilimleri

öğrenmeye gerek olmadığını iddia eden bir doktora benzerler.

Ya da bütün bilimler insan fıtratında mevcuttur, bahanesiyle ilim

öğrenmekten kaçınan cahil bir insanın tavrını andırmaktadırlar.

Üçüncüsü: Kitap ve sünnet, sahih aklî yöntemin daha geniş

boyut-larda kullanılmasına ilişkin çağrılarla doludur. (Bunlar da ya

tartışılmaz-bedihî öncüller ya da onlara dayanmaktadır.) "Müjdele

kullarımı: Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. Işte

onlar Allah'ın kendilerini dogru yola ilettigi kimselerdir ve onlar

gerçek akıl sahipleridir." (Zümer, 18) Bunun gibi daha birçok ayet

ve rivayet vardır.

 

Kur'ân ve sünnetin, kendilerine kesin ve açık olarak muhalif

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 439

 

olan şeylere uyulmasını yasakladıkları doğrudur. Çünkü kitap ve

sünnet kesin, kat'i, aklın kesin olarak hak ve doğru olduğunu onayladığı

şeylerdendirler. Aklın başta hak olduğunu kanıtladığı bir

şeyi, ikinci kez dönüp çürütmesi imkânsızdır. Bu bakımdan tıpkı

aklın doğru öncülleriyle batıl öncüllerini de birbirinden ayırıp daha

sonra doğru öncülleri esas alma gerekliliği, muhkem ve

müteşabih ayetleri birbirinden ayırıp değerlendirmelerde muhkem

ayetleri esas alma gerekliliği gibidir ve yine doğru rivayetleri, epey

bir yekûnu tutan uydurma ve yalan rivayetlerden ayırmaya ihtiyaç

olmasına benzer.

 

Dördüncüsü: Nasıl olursa olsun, nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın

ve nereden alınırsa alınsın, hak haktır. Taşıyıcısının imanına

ve küfrüne bakılmaz. Muttakiliği veya fasıklığı göz önünde

bulundurulmaz. Taşıyıcısına kızıp haktan yüz çevirmek, cahiliye

bağnazlığından başka bir şey değildir. Ki yüce Allah kitabında ve

elçilerinin dilinde cahiliye taassubunu ve fanatik taraftarlarını

yermiştir.

 

7- Bazıları da şu şekilde görüşlerini dile getirmişlerdir: "Üzerinde

kitap ve sünnette teşvik edilen dinde ihtiyatlı bir tavır takınmak,

kitap ve sünnetin zahiriyle yetinmek, mantıksal ve aklî prensipleri

esas alan bir tutumdan da kaçınmakla olur. Çünkü bu noktada

daimi helâkle, ebedi mutsuzlukla burun buruna kalma tehlikesi

söz konusudur."

 

Bir kere, bu değerlendirmenin kendisi de mantıksal ve rasyonel

ilkeleri esas almaktadır. Istisnaî kıyas yöntemini içermektedir,

ki kitap ve sünnet olmasa bile, akıl bağlamında açıklanan aklî önermeler

kullanılmıştır. Kaldı ki, açıklamanın esasını oluşturan

endişe, ince aklî sorunları algılayamayan kimseler için geçerlidir.

Buna güç yetiren yetenekli kimseler açısından kitap ve sünnetten

karşıt bir kanıt bulmak mümkün değildir. Akıl da böyle bir kimsenin

gerçek bilgilere ulaşma şansından yoksun bırakılmasını

onaylamaz. Çünkü insanlığın onur ve saygınlığı bu tür bilgilerin elde

edilmesine bağlıdır. Buna hem kitap, hem sünnet, hem de akıl

 

440 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

delâlet eder.

 

8- Bir başkası da görüşünü açıklarken şu sözleri de ileri sürmüştür:

"Salih ilk kuşak Müslümanların yöntemi, felsefe ve irfan

(mistisizm) yöntemlerinden farklıydı. Onlar kitap ve sünnetle yetiniyorlardı

ve filozoflarınki gibi mantıksal ve aklî (rasyonel) ilkelere

ihtiyaç duymuyorlardı. Ârifler (mistikler) gibi riyazet yöntemlerine

başvurmazlardı."

"Sonra halifeler çağında Grek [Yunan] felsefesi Arapça'ya aktarıldı,

Kur'ân'ın izleyicilerinden olan Müslüman kelâmcılar felsefî

konuları Kur'ânî bilgilere uyarlamaya kalktılar. Bu yüzden Eş'arî ve

Mu'tezilî gibi gruplara bölündüler. Sonra halifeler döneminde bir

diğer grup ortaya çıkarak kendilerini sufîler ve irfan ehli olarak adlandırdılar.

Sırları keşfettiklerini, Kur'ânî hakikatleri kendi yöntemleriyle

ortaya çıkardıklarını iddia ettiler. Masumlara ve pak Ehlibeyt'e

ihtiyaçlarının olmadığını sandılar. Bu şekilde fakihler ve

Şiîler -onlar hiçbir zaman Ehlibeyt'i (a.s) izlemekten vazgeçmediler-

diğer gruplardan ayrıldılar.

 

Bu durum yaklaşık olarak hicrî on üçüncü yüz yılın ortalarına

kadar (yaklaşık olarak yüz yıl önce) devam etti. Bu süreçte filozoflar

ve arifler hileye ve zihinleri bulandırmaya başladılar. Kur'ân ve

hadisin öngördüğü hedefleri felsefî ve irfanî hedeflere uyarlanacak

şekilde yorumladılar. Neticede birçok insanın zihni bulandı."

Bu görüşü savunan bu sözlerden şu sonucu çıkarıyor: "Söz konusu

ilkeler, Kur'ân ve sünnetin gösterdiği hak metotla çelişmektedir."

Sonra, daha önce işaret ettiğimiz, mantıkla ilgili bazı problemlere

yer veriyor. Mantıkçıların görüş birliği içinde olmamaları, mantığın

kullanılmasıyla birlikte yanılgıya düşülmesi, gerçek olgulara

ilişkin yeterli oranda bedihî ve yakinî [açık ve tartışılmaz] önermelerin

mevcut olmaması gibi. Peşi sıra felsefenin ele aldığı birçok

konulara dikkat çekiyor ve bunların Kur'ân ve sünnetten algılanan

apaçık gerçeklerle çeliştiğini ifade ediyor. Bu iddia sahibinin sözünün

özü bundan ibaretti; biz bu görüşü bu şekilde özetledik.

 

Mâide Sûresi 15-19 ....................................................... 441

 

Bu uzun değerlendirmenin neresini düzelteceğimi

bilemiyorum. Hastalık tedavi kabul edecek gibi değil.

Kelâmcıların tarihi, Ehlibeyt Imamlarının çizgisinden sapmaları,

Kur'ân'ı felsefeye uyarlamaya yeltenmeleri sonucu Eş'arîlik ve

Mutezilîlik şeklinde iki gruba ayrılmaları, bu esnada sufîlerin ortaya

çıkıp Kur'ân ve sünnete uymaya gerek duymadıklarını iddia etmeleri,

bu durumun uzun süre devam edip sonra hicrî on üçüncü

asırda irfanî felsefenin ortaya çıkması gibi sıralanan hususların

hiçbiri kesin tarihsel ger-çeklerle uyuşmamaktadır. Bunların tümüne

ileride kisaca değineceğiz.

 

Kaldı ki, kelâm ve felsefe birbirine karıştırılmak suretiyle fahiş

bir hata işleniyor. Çünkü felsefe, gerçek bir araştırma yapar, kesin

ve yakinî öncüller aracılığıyla tartışılmaz meselelere ilişkin kanıtlar

ileri sürer. Kelâm ise, gerçek ve itibarî yani göreceliden daha genel

bir araştırmayı konu edinir, kesin ve tartışılmaz öncüllerden daha

genel öncüllerle tartışılmaz meselelere ilişkin kanıtlar bulmanın

peşindedir. Dolayısıyla bu iki ilim dalı arasında gökle yer arası kadar

fark vardır.

 

Hâl böyleyken kelâmcıların, kendi disiplinleri çerçevesinde

zihinsel faaliyetlerde bulunurlarken felsefî konuları Kur'ânî

hedeflere uyarladıkları nasıl söylenebilir? Kaldı ki, kelâmcılar ilk

kez ortaya çıktıkları günden zamanımıza kadar felsefecilerle ve

ariflerle mücadele etmişlerdir. Kitaplarında ve rİsalelerinde

yazılanlar, aralarındaki tartışmalara ilişkin olarak nakledilen

olaylar bunun en somut kanıtıdır.

 

Aslında bu değerlendirmenin dayanağı, bazı oryantalistlerin;

"Felsefenin Islâm dünyasına tercüme edilmesi, Müslümanlar arasında

kelâm biliminin doğmasına yol açtı." şeklindeki savlarıdır.

Bunu söyleyen kişi kelâmın ve felsefenin anlamını, iki bilim dalının

amacını, kelâm biliminin ortaya çıkışını gerektiren objektif koşulları

bilmeden konuşmaktadır. Bu, karanlığa taş atmaktır.

Bütün bunlardan daha tuhaf olanı, bunları söyledikten sonra

şunları söylemesidir: "Kelâm ve felsefe arasında temel fark şudur:

 

442 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Kelâmî araştırma, dinsel yönü de gözeterek Allah ve meatla ilgili

meseleleri kanıtlamayı amaçlayan bir araştırma türüdür. Buna

karşılık felsefî araştırmalar, dinsel boyuta önem vermeksizin bu

tür bir hedefe yöneliktir." Iddia sahibi, bunu bir kanıt gibi ele alarak

mantıksal ve akılsal ilkelerin esas alındığı bir zihinsel eylemin

dinsel eylemle, dinin onayladığı meşru yöntemle bağdaşmadığını

söylemektedir.

 

Bu şahıs, böylece gittikçe bozuk anlayışlarına derinlik kazandırmıştır.

Çünkü bu alanda bilgi sahibi olan herkes bilir ki, iki bilim

dalı arasında bu tür farktan söz eden kimse, şu hakikata işaret

etme amacındadır ki, kelâmî araştırmalarda esas alınan kıyaslar,

cedel amaçlıdır. Kabul edilen öncüllerden (meşhur ve muhatap

yanında varlığı kabul edilen öncüllerden) uluşur. Çünkü kelâm bilgisinde

bu tür önermelerin amacı, tartışılmaz ve kesin gözüyle bakılan

meselelere ilişkin kanıtlar sunmaktır. Ama felsefî araştırmalarda

esas alınan kıyaslar, burhan amaçlıdır ve bunlarla güdülen

amaç hak olanı kanıtlamaktır, varlığı kabul edilen bir tasımı ispatlamak

değil. Bu ise, iki yöntemden biri (kelâm yöntemi) dinsel bir

yöntemdir; diğeri ise (felsefe), dinsel yöntemle çelişki içindedir;

hak bile olsa dine itibar etmez, demekten ayrıdır.

Mantık, felsefe ve irfan bağlamında sözünü ettiği problemlere

gelince; daha önce mantık bilimine yöneltilen eleştiriler üzerinde

durduk. Felsefe ve irfanın konusu ile ilgili olarak söylenenler, eğer

onlarda mevcut olan, yapılan açıklama ve bu şahsın anlayışı tarzında

bir şeyse ve bunların hak dinle açıkça çeliştiğini ortaya koymuşsa,

bunların batıl olduğundan kimse kuşku duymaz. Bunlar

felsefî araştırma yapanların ve irfan mesleğini izleyenlerin hezeyanları

ve yanılgılarıdır. Ancak bir disiplinin izleyicilerinin hezeyanları,

sürçmeleri ve doğru yoldan sapmaları, o disipline fatura

edilmez. Bir kusur varsa, araştırmayı yapan kimselerindir.

Bunu söyleyenin kelâmcılar arasında yaşanan ihtilaflara bakması

gerekir. Eş'arîsi, Mutezilîsi ve Imamiyesiyle her biri farklı bir

görüşü savunmaktadır. Bu ihtilaflar tek kelime olan Islâm dininin

 

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................. 443

 

çeşitli bölümlere bölünmesine yol açmıştır. Daha ilk dönemlerden

itibaren yetmiş üç fırka ortaya çıkardı. Sonra her fırka kendi içinde

bölündü. Belki de her bir temelin ayrıntıları sayı bakımından temellerden

eksik değildir.

 

Şimdi bunu göz önünde tutarak söyleyin bakalım; bu ihtilafları,

din yolundan ayrı bir yol mu meydana getirmiştir? Bir araştırmacı

buna dayanarak dinin ve yönteminin batıl olduğunu söyleyebilir

mi?

 

Ya da öbürleri (mantık vs.) açısından geçerli olmayan, ama

berikiler (kelâmcı gruplar) için geçerli olan bir mazeretten ya da öbürlerin

aşağılık oluşlarını gerektiren, ama berikiler için böyle bir

nitelemeyi gerektirmeyen bir gerekçeden mi söz edilecektir?

[Kelâmcılarla ilgili ileri sürülen cevaplar, aynen mantık ve felsefe

için de geçerlidir.] Bu bağlamda kelâm bilimi fıkıh bilimine benzer.

O da çeşitli gruplara ve taifelere bölünmüştür. Sonra her grup bizzat

kendi içinde bölünmeler yaşamıştır. Birçok bilim ve disiplini

buna örnek gösterebiliriz.

 

Yukarıdaki iddiayı seslendiren şahsın bütün sözlerinin sonucu

olarak ortaya koyduğu "kullanıla gelen tüm yöntemler batıldır.

Yalnızca kitap ve sünnet esaslı yöntem doğrudur. Dolayısıyla bu,

dinî yöntemdir" gibi sözlerine gelince; bunu savunan kişinin anımsama,

tezekkür yöntemini benimsemekten başka seçeneği

kalmıyor. Bu da Yunan filozofu Platon'un [Islâm felsefesinde Eflâtun

diye anılır] felsefesidir. Bu anlayışın özü şudur: Insan eğer

nefsanî tutkulardan soyutladıktan, takva süsünü takıp ruhsal erdemlerle

bezendikten sonra bir hususla ilgili olarak nefsine müracaat

ettiğinde, o hususla ilgili gerçekliği bütün çıplaklığıyla görür.

Tezekkür yöntemiyle ilgili olarak söylenen budur. Yunan'da ve

başka yerlerde önceki kuşak filozoflardan bu kanaatte olanlar

vardı. Bazı Müslümanlar ve batılı kimi filozoflar da bu görüş etrafında

birleşmişlerdir. Ne var ki, bu düşünceyi savunanların farklı

açıklamaları olmuştur.

 

Bazılarına göre açıklaması şudur: Insanî bilgiler fıtrîdir. Insan

 

444 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

için bu ilimler hazır hâldedir. Fiilen onunla beraberdir ve bu durum

ilk varoluş anından itibaren böyledir. Dolayısıyla insan için yeni bir

bilginin meydana gelmesi, insanın onu anması anlamına gelir.

Bu felsefî düşünceyi benimseyenlerden bazıları bunu şu şekilde

yorumlamışlardır: Maddî uğraşılardan sıyrılarak nefsin özüne

yönelmek, gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına yol açar; ama bu,

bilginin bundan önce fiilen edimsel olarak insanla beraber var olduğu

anlamına gelmez. Aksine bilgi, güç ve bilkuvve olarak mevcuttu.

Bu bilginin edimsel hâle gelişi durumu, gaflet hâlinde insandan

ayrılan, anımsama anında insanla bütünleşen, insan nefsinin

derinliklerinde ve batınındadır. Irfan ve işrak ehli dediğimiz

grupların ve çeşitli dinlerden olup da onların görüşlerini paylaşan

toplulukların görüşleri bundan ibarettir.

 

Diğer bir grubun bu anlayışa getirdiği yorum ise, irfan ehli dediğimiz

akımın yaklaşımını andırmaktadır; ancak bunlarda takva

duygusuna sahip olmak ve teoride ve pratikte şeriata uymak şarttır.

Önceki dönemlerde ve günümüzde yaşayan bazı Islâmî grupları

buna örnek gösterebiliriz. Bunlara göre şeriata tâbi olmayı şart

koşmuş olmaları, kendilerini âriflerden ve tasavvufçulardan ayıran

bir kriterdir. Ama bu şartı koşma noktasında âriflerin kendilerinden

çok önce olduklarının farkında değildirler. Bu gün elde bulunan

ve itibar edilen kitapları bunun tanığıdır.

 

Şu hâlde bunların söylediği tasavvufçuların söylediklerinin aynısıdır.

Aradaki tek fark, şeriata tâbi oluşun niceliği ve tâbi olmanın

anlamının somut ifadesi üzerinde odaklaşmaktadır. Söz gelişi

bunlar, şeriata tâbi oluş bağlamında salt nassın zahirini esas alan

bir aşamayı öngörürler. Bu da gösteriyor ki yöntemleri, tasavvuf

yöntemi ile ahba-rîlik yönteminin izdivacının ürünüdür. Tezekkür

yöntemine ilişkin yorumlar bu söylediklerimizle sınırlı değildir.

Tezekkür=anma teorisi, eğer mantıksal ve aklî ilkelere dönüşü

geçersiz kılma eğilimine dönüşmüyorsa, genel olarak doğru bir teori

değildir diyemeyiz. Çünkü insan kimliğiyle var edildiğinde kendi

zatının, güçlerinin ve illetlerinin bilincinde olarak var edilir. Bunlara

 

Mâide Sûresi 15-19 ....................................................... 445

 

ilişkin ilmi, ilm-i huzurî [sezgisel bilgi]dir. Bununla beraber, insan

sezgisel bilgiyi husulî bilgiye [duyularla elde edilen bilgiye] dönüştürme

gücüne de sahiptir. Fiilin kaynağı olan hiçbir güç yoktur ki,

fonksiyonunu icra etmesin. Bu bakımdan insan, varlığının ilk evrelerinde

birtakım bilgiler barındırır özünde. Bunlar zât açısından

ondan geri olmakla beraber, zaman açısından onunla beraberdir.

Bunu iyice kavramalısın. Aynı şekilde bir insanın maddî ilgilerden

bir parça soyutlandığı zaman birtakım bilgiler elde edeceğini de

kimse inkâr edemez.

 

Şayet tezekkür=anma teorisi ile, mantıksal ve aklî ilkelere dönüşün

beraberinde taşıdığı sonuç geçersiz kılınmak isteniyorsa;

şöyle ki, birbirleriyle uyumlu açık seçik öncüllerin bunların sonucu

sayılan şeye bilgi açısından insanı, güç ve bilkuvve durumundan

bilfiil ve edimsel düzeyine çıkarması olumsuzlanıyorsa veyahut

maddî uğraşılardan sıyrılarak nefse dönüş anlamına gelen tezekkür=

anma birtakım sonuçlar elde etmek için bilimsel öncüllere ihtiyaç

gerektirmeyen bir durumdur, şeklindeki bir çıkarsama kastediliyorsa,

bu, hiçbir makul anlamı olmayan bayağı bir görüştür.

Mantıksal ve aklî ilkelere başvurmayı iptal etme anlamında tezekkür=

anma teorisi birçok açıdan yanlıştır:

 

Birincisi: İlimler ve beşerî bilimler üzerinde yapılacak derin bir

etüt, şu sonucu ortaya çıkarmıştır ki, beşerî bilimlerin tasdikî [yargı

nitelikli, yani herhangi bir şeyi olumlayan ya da yadsıyan düşünsel

edim] olanları, tasavvurî [tasarım nitelikli] olan bilgilere dayanır.

Tasarım nitelikli bilgilerse, ya duyulara dayalı bilimlere münhasırdırlar

ya da bir şekilde duyulardan soyutlanmışlardır.1

Öte yandan tasım ve deney şunu kesin olarak ortaya koymuştur

ki, bir duyudan yoksun olan kimse, ister yargı nitelikli, ister tasarım

nitelikli, ister bedihî [açık], ister nazarî olsun bu duyuya dayanan

bütün bilimlerden yoksun olur. Şayet bilimler bilfiil olarak

insan kimliği ile varolmuş olsa idi, varsayılan yoksunluğun bunun

-------

1- Usûl-i Felsefe, 5. makale.

 

446................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

üzerinde bir etkinliği olmaması gerekirdi. Kuşkusuz, körlük ve sağırlık

gibi durumlar anmaya engel olgulardır, demek de, bu görüşten

yani, maddî ilgilerden sıyrılmak suretiyle nefse başvurmak,

unutmanın bertaraf edilmesi suretiyle anmanın gerçekleşeceği

yönündeki söylemden dönmenin değişik bir ifadesidir.

Ikincisi: Tezekkür=anma teorisini ancak bu türün bazı bireyleri

başarabilirler. Geride kalanları ise, yaşamsal amaçları bazında bileşim

ve buna bağlı sonuçlandırma yasasına göre hareket ediyorlar.

Bu yasayı izleyerek binlerce doğru sonuçlara varırlar. Bütün bilim

ve sanat dallarında süreç bu şekilde işler. Bu realiteyi inkâr

etmek, tek kelimeyle büyüklenmedir. Bu realiteyi rastlantıyla yorumlamak

ölçüsüzlüğün ta kendisidir. Dolayısıyla bu kurala göre

hareket etmek, insanın fıtratının bir buyruğudur, insan buna bigane

kalamaz. Canlı türlerinden herhangi birinin bir fitrî ve tekvinî=

varoluşsal özellikle donatılması, sonra da bunun gereği olan eylemlerinde

sonuçsuz kalması ve bu yöndeki çalışmalarında başarısızlığa

uğraması imkânsızdır.

 

Üçüncüsü: Bunların anma adı altında ulaştıkları her bilginin,

analize tâbi tutulması durumunda, mantıksal bir sıralamayla işlevsel

olan öncüllere dayanmakta olduğu görülecektir. Öyle ki, biçim

veya maddesi için öngörülen ilkelerden biri ihlal edilecek olursa,

sonuç da kaçınılmaz olarak bozulur. Şu hâlde onlar, farkında

olmadan mantıksal prensipleri kullanıyorlar. Sürekli tesadüf ve

beraberlik iddialarıyla bir yere varılmaz. Dolayısıyla bu görüşü savunanların

mantıksal prensiplere uymayan doğru ve anmasal bir

bilimsel formül bulmaları gerekir.

 

Anma yöntemini, mantıksal ilkelere başvurmayı gerektirmeme

an-lamında algılamaya gelince, -ki bunun özü şudur: Ortada iki

yol vardır. Biri mantık yolu, biri de örneğin şeriata tâbi olma şeklinde

belirginleşen anma yolu. Her iki yol da doğruya ulaştırma açısından

eşittir. Ya da anma yolu daha iyi ve daha üstündür. Çünkü

bu yol Masum'un sözlerine uygundur. Akıl ve mantık yolu açısından

ise durum farklıdır- bu yolda her zaman veya çoğu zaman yan-

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 447

 

lışa düşme tehlikesi söz konusudur.

 

Bundan önceki yaklaşıma ilişkin ikinci problem, bunun için de

geçerlidir. Çünkü kitap ve sünneti, geniş ve olağanüstü boyutlarıyla

tüm amaçlarını, sembollerini ve sırlarını kuşatıp özümsemek

çok az insana bahşedilmiş bir derecedir. Bunlar da aralarında ilginç

irtibatlar bulunan, temel ilkesi ve ayrıntı nitelikli prensibi, inançla,

bireysel ve sosyal eylemle ilgili prensipleri girift bir şekilde

iç içe girmiş dinsel bilgiler üzerinde derin ve kapsamlı araştırmalar

yapabilen az sayıda şahsiyetler-dir. Bir insanın varoluşu itibariyle,

varoluşsal donanım aracılığıyla gücünün ve yapabilirliğinin ötesinde

bir yükümlülükle sorumlu tutulması veya yasal olarak böyle bir şeyden

sorumlu kılınması mümkün değildir.

 

O hâlde insanlar, dinî maksatları sadece bireysel ve toplumsal

hayatlarına ilişkin aktivitelerde alışık oldukları bir yöntemle

akletmekle yükümlüdürler. Bilinmeyenleri ortaya çıkarmak için bilinenleri

mantıksal bir sıralamaya tâbi tutmak yani. Nitekim doğruluğu

burhan aracı-lığıyla ispatlanan bilgiler, şeriatla ilgili sadece

bazı hükümlerdir [böylece şeriatın kesin olarak bilinen hükümleri,

bilinmeyenlerin belirlenip doğrulanmasına yönelik kanıt ve öncüller

olarak değerlendirilirler].

 

Bundan daha da ilginç olanı, bazılarının bizim anma teorisi

aleyhine kullandığımız bu kanıtı, anma teorisi lehine ve mantığın

aleyhine kullanmalarıdır. Diyorlar ki: Eğer pratik gerçeklere ulaşmak

mantık ve felsefe yöntemiyle mümkün olsa -ki mümkün değildir-

bu, ancak Aristo ve bn-i Sina gibi felsefenin sembol isimleri

için geçerli olabilir, insanların geneli için değil. Yasa koyucunun

pratik gerçeklere ulaşmak için mantık ve felsefî yöntemleri bir yol

olarak emretmesi, bu durumda mümkün olabilir mi?

Ama bunu diyenler, aynı problemin aleyhlerine döndüğünün

farkında değildirler. Bunlar deseler ki: "Anma yöntemi herkes açısından

kolayca kullanılabilir bir yöntemdir. Herkes, kapasitesi ve

bu yönteme uyması oranında bu yöntemden yararlanabilir." Buna

cevaben deriz ki: Az veya çok herkes de kendi kapasitesi oranında,

 

448 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

gerçeklere ulaşmak için mantıksal kurallardan yararlanma

imkânına sahiptir. Herkes gerçekleri bütünüyle kavramak ve kapasitesinin

üstünde bir yükün altına girmek zorunda değildir ki!

Bunlara yönelik ikinci bir cevap da, yukarıda işaret edilen üçüncü

problemde belirginleşmektedir. Şöyle ki: Bunlar, daha önce

de vurguladığımız gibi, anma teorisi adına açıkladıkları bütün amaçları

çerçevesinde mantık yöntemini kullanıyorlar. Hatta bunu,

mantık yöntemini çürütmek ve anma yöntemini kanıtlamak için

serdettikleri açıklamalarında bile uygulamaktan geri kalmıyorlar.

Bu bile, yaklaşımlarının yanlışlığını kanıtlamak bakımından yeterli

bir veridir.

 

Üçüncü bir karşı cevap da şudur: Sözünü ettikleri anma yöntemi

bazında yanılgıya düşmek normalde karşılaşılan, hatta çoğu

zaman karşılaşılan bir olgudur. Çünkü anma yöntemi, onların iddia

ettikleri gibi, selef kuşağının mantık yöntemi dışında izledikleri bir

yoldur. Buna karşın onlarla ilintili olarak hiç de azımsanmayacak

ihtilaflar ve yanılgılar nakledilmiştir. Bunların çoğu da, Müslümanların

ilim sahibi, kitap ve sünnete tâbi kimseler oldukları hususunda

ittifak ettiği sahabe şahsiyetlerdir.

 

Bir kısmı da, ümmetin çoğunluğunun fıkhında ve adalet sahibi

olduklarında birleştikleri kimselerdir. Ebu Hamza, Zürare, Eban,

Ebu Halid, iki Hişam [Hişam b. Hekem ve Hişam b. Salim], Mümini

Tak ve Iki Safvan [Safvan b. Ya'la ve Safvan-i Cemmal] gibi bu niteliklere

sahip Ehlibeyt Imamlarının ashabını buna örnek gösterebiliriz.

Bunlar arasındaki temel ihtilaflar herkesçe bilinen ünlü ihtilâflardır.

Şurası açıktır ki, ihtilaf eden iki kişiden sadece biri hak

üzere olur. Yine Kü-leynî, Şeyh Saduk, Şeyh-ut Taife (Şeyh Tûsî),

Şeyh Müfid ve Seyit Murtaza (Allah'ın rahmeti onlara olsun) gibi ilk

kuşak fıkıhçı ve hadisçiler de ihtilaf etmişlerdir.

 

Şu hâlde anma yönteminin mantıksal yönteme karşı ayrıcalığı

nerede kaldı? Dolayısıyla anma teorisinden başka, hak ile batılı

birbirinden ayıracak başka bir kıstas bulmak gerekir. Bu da mantıksal

düşünce yönteminden başkası değildir. Başvuru mercii ve

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 449

 

temel dayanak bu olmalıdır.

 

Dördüncü karşı cevap: Yaklaşımın özü şu nokta üzerinde yoğunlaşmaktadır:

İnsan ismet ve temizlik ehlinin (masumların) peşinden

gitti mi, hataya düşmez. Ancak daha önce de dikkat çekildiği

gibi, bunun bir şartı vardır. Eğer masumdan aktarılan söz kesin

olarak işitilmiş ve maksadı doğru biçimde algılanmışsa, hataya

düşürmez. Buna hiç kimsenin bir diyeceği yoktur.

Gerçekte, masum zattan işitilen veya ondan algılanan şey bir

maddedir. O, anmanın ve mantıksal düşünmenin aynısı değildir.

Böyle bir söz işitildiğinde de şöyle bir yargı onu izler: Bu, masum

zatın görüşüdür. Onun her görüşü haktır. Şu hâlde bu görüşü de

haktır. Bu, sonucu kesin bir kanıttır. Bunun dışında tek kanallı

(âhâd) haberlerin çıkarsamalarından ibaret olan hususlarda veya

sadece insanda zannı gerçekleştiren buna benzer hususlarda bu

kanıt bir şey ifade etmez. Tek kanallı haberlerin, ahkâm dışında

hüccet olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur. Kitapla uyuşursa o

başka. Aynı şekilde, zannın karşıtı yönde bilimsel bir kanıta dayalı

bilginin olduğu yerde o şeye ilişkin bir zan düşünülemez.

 

9- Bazıları da diyorlar ki: "Yüce Allah bize, aramızda kullanageldiğimiz

ve alışık olduğumuz ifade biçimiyle hitap etmiştir. Dil

ehlinin bildikleri düzen ve telif esas alınmıştır bu hitapta. Bize emir,

yasak, ödül vaadi, azap tehdidi, kıssalar, hikmet, öğüt ve en

güzel şekilde tartışma gibi hususları içeren açıklamalarla hitap

etmiştir. Bunları anlayıp yorumlamak için de mantık, felsefe; kâfir

ve müşriklerin mirası ve zalimlerin yolu olan disiplinleri öğrenmeye

gerek yoktur. Onları dost edinmek, onlara eğilim göstermek,

tarzlarını benimsemek, yollarını izlemek bize yasaklanmıştır. Dolayısıyla

Allah'a ve Resulüne iman eden bir kimse, ancak dinsel

açıklamaların zahirlerini ve normal bir zihnin bu metinlerden algıladığını

esas almalıdır. Bunları yorumlamaya ya da bu çizilen çerçeveyi

aşmaya yeltenmemelidir."

 

Haşviye ve müşebbihe denen grupların yaklaşımı böyledir. Hadis

ehli dediğimiz bazı kimseler de bu tarz bir yaklaşımı benimse-

 

450 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

mişlerdir.

 

Bu görüş, öncelikle biçim açısından yanlıştır. Çünkü kullanılmaması

için serdedilen bir açıklamada bizzat mantıksal yöntem

esas alınmıştır. Kur'ân mantık kurallarını kullanmaya yöneltiyor

insanı, diyen kimse, "Her Müslüman mantık öğrenmek zorundadır."

demiyor. Ancak mantık kurallarını kullanmak da kaçınılmazdır.

Bu bakımdan, yukarıdaki savı seslendirenler şu örnekteki kadar

tuhaf bir tutum içindedirler. Söz gelimi biri desin ki: "Kur'ân bizi

dinî hedeflere yöneltmeyi istiyor. Dolayısıyla cahiliye ehlinin kültürü

olan dili öğrenmemize gerek yoktur."

 

Dil, doğal olarak insanlar arası karşılıklı konuşma sürecinin bir

aşaması olarak kaçınılmaz bir gereksinim olduktan ve Allah kendi

kitabında, Peygamber (s.a.a) de sünnetinde bu doğal aracı kullandıktan

sonra, böyle bir açıklamanın değerden yoksun olduğu gibi

insanın doğası gereği akletme aşamasında gereksinim duyduğu

bir manevî araç olan ve Allah'ın kitabında, Peygamber'in (s.a.a) de

sünnetinde bir araç olarak kullanılan mantığa karşı çıkmanın bir

anlamı yoktur.

 

Madde [öz ve içerik] açısından ise, aklî materyaller esas alınmış

olmakla beraber, safsata yapılmıştır. Çünkü sözün zahirî anlamı

ile anlam ve algılayışların örtüştüğü objektif karşılıkları eşit

ve bir görülmüştür. Söz gelimi Allah'ın kitabına inanan bir Müslüman'ın,

Allah'ın sıfatları olarak "ilim, kudret, hayat, işitme, görme,

konuşma, dileme ve ifade" gibi kavramlardan anlaması gereken

şey, "bilgisizlik, acizlik, ö-lüm, sağırlık, körlük" gibi anlamların zıddıdır.

Ama yüce Allah için bizim ilmimiz gibi bir ilim, bizim gücümüz

gibi bir kudret, bizim hayatımız gibi bir hayat, bizim işitmemiz, görmemiz,

konuşmamız, dilememiz ve irademiz gibi bir işitme, bir

görme, bir konuşma, bir dileme ve bir irade öngörmek, ne kitap,

ne sünnet ve ne de akıl açısından doğrudur. Tefsirimizin 3. cildinde

muhkem ve müteşabih meselesini irdelerken, bu konuya ilişkin

bazı açıklamalarda bulunduk.

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 451

 

10- Diğer bir grubun değerlendirmesi ise şöyledir: "Aklî kanıtlarla

kanıtsallığı ispatlanmak istenen öncüllerin hüccet olmasının

tek delili, aklın yargısına tâbi olmanın zorunlu olduğunu öngören

aklî öncüldür. Diğer bir ifadeyle: Aklın yargısının kanıtı, aklın kendisinden

başka bir şey değildir. Bu, açık bir döngüdür, bu bakımdan

ihtilaflı meselelerde taklit etme yerine peygamber veya imam

olarak bir masumun sözüne başvurmaktan başka seçenek yoktur."

Bu konuda ileri sürülen en düzeysiz değerlendirmedir bu. Bununla

binanın sağlamlaşması isteniyor, ama yıkılışına yol açıyor.

Çünkü bu iddiayı ileri sürenler, açık döngü ifadesiyle aklın yargısını

geçersiz kılıyorlar. Şeriatın hükmüne gelince, ya aklın yargısıyla -ki

bir döngüdür- kanıtsamada bulunacaklar ya da kendisinde bir

döngü olan şeriatın kendi hükmüyle. Iki döngü arasındaki şaşkınlar

gibidirler. Ya da taklit etmek durumunda kalacaklar. Bu da ikinci

bir şaşkınlık.

 

Aslında bu değerlendirmeyi yapanlar, "aklın hükmüne tâbi olmanın

zorunluluğu"nun anlamını algılamada bir yanılgı içine düşmüşlerdir.

Şayet "aklın hükmüne tâbi olma zorunluluğu" ile sakınca

ve mubah akışa tekabül eden ve şefkatli bir öğütçüye veya adil

bir hükme uymanın zorunluluğu gibi uyulmaması durumunda yerilmeyi

veya cezayı gerektiren bir durum kastediliyorsa, bu, pratik

aklın hükmüdür ve bu konu, bahsimizin dışındadır.

Şayet uyma [aklın hükmüne tâbi olma] zorunluluğuyla "insan,

önermenin tüm yönleri iyice gözden geçirilerek, sahih bilimsel bir

biçim içinde, bilimsel öncüllerle kanıtlanan sonuçları benimsemek

zorundadır." demek isteniyorsa, bu, insanın vicdanıyla algıladığı bir

olgudur; böyle bir durumda aklın kanıt istemesinin anlamı yoktur.

Çünkü böyle bir olgunun kanıtı kendi kanıtsallığı ve kanıtsallığının

apaçıklığıdır. Tıpkı diğer apaçık, kanıt gerektirmeyen olgular gibi.

Çünkü apaçık olguların kanıtı, bizzat kendileridir. Yani, kanıta ihtiyaçları

yoktur.

 

11- Bir diğer grup da diyor ki: "Mantığın amacı, eşyanın

değişmeyen mahiyetlerini, belirlemek, sürekli, değişmez ve

 

452 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ğişmeyen mahiyetlerini, belirlemek, sürekli, değişmez ve bütünsel

öncüller aracılığıyla sonuçlara ulaşmaktır. Günümüz bilimsel araştırmaları

şunu kesin olarak ortaya koymuştur ki, ne objeler dünyasında,

ne de zihin içi tasavvur âleminde tümel, sürekli ve değişmez

bir şey yoktur. Olan şudur: Varlıklar evrensel dönüşüm yasasının

egemenliği altındadırlar. Bir şeyin değişmez, sürekli veya tümel bir

hâl üzere olması söz konusu değildir."

 

Bu görüş, üzerinde düşünen herkesin rahatlıkla fark

edebileceği gibi, biçim ve içerik olarak mantıksal prensipleri kullanması

açısından çelişki arz etmektedir. Kaldı ki, bu itirazda bulunan

kişiler, bununla eski mantığın kesinlikle doğru olmadığını

kanatılamaya çalışıyorlar. Oysa bu, değişmez kavramları kapsayan

değişmez, sürekli, tümel bir sonuçtur. Aksi takdirde bu itiraz

bir anlam ifade etmeyecektir. Dolayısıyla itiraz, kendi kendisini çürütmektedir.

Bu uzun açıklamalarla, kitabımız için öngördüğümüz, elden

geldiğince özetleme ilkesini aştığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyla

yeniden baştaki konumuza dönüyoruz ve diyoruz ki:

Kur'ân-ı Kerim, aklı öz doğası gereği kullanımına sunulan olguları

kullanmaya, doğası gereği alıştığı ve tanıdığı yöntemleri izlemeye

yöneltir. Bilinmeyen sonuçlara ulaşmak için bilinen olguları

belli bir düzen içinde veri olarak kullanmak yani. Aklın öz doğası,

gerçek yargı nitelikli bilgiler çıkarsamak için gerçek ve yakinî öncülleri

kullanmayı öngörür. Ki biz buna burhan, yani kanıt diyoruz.

Mutluluk, mutsuzluk, hayır, şer, yarar ve zarar, seçilmesi ve tercih

edilmesi gereken ya da gerekmeyen itibarî=göreceli olgular gibi

eylemle ilintili olgular bağlamında ise, ünlü veya karşı tarafa göre

tartışılmaz öncülleri esas almayı öngörür. Ki buna cedel deniyor.

Yine sanıya dayanan hayır ve şer noktasında sanının ürünü

öncülleri esas alarak sanılan hayra iletilmeyi, yöneltilmeyi ya da

sanılan şerden korunmayı öngörür. Ki biz buna öğüt diyoruz. Yüce

Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Hikmetle ve güzel ögütle

Rabbinin yoluna çagır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et."

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 453

 

(Nahl, 125) Öyle anlaşılıyor ki, bu ayette geçen "hikmet"ten maksat,

kanıttır. Buna tekabül eden ikinci safhada güzel öğüt ve tartışmadan

söz edilmiş olmasından da bunu anlıyoruz.

 

Bu noktada okuyucunun aklına şöyle bir soru gelebilir: Mantıksal

düşünce yöntemi, hem kâfirin, hem de müminin dayandığı

bir olgu ise, hem fasık, hem de muttaki bir insan tarafından

sergilenebiliyorsa, yüce Allah'ın takva ehli olmayan, takvaya göre

hareket etmeyen insanlar açısından hoşnut olunan bilgiyi ve sahih

düşünmeyi olumsuzlamasının anlamı nedir? Nitekim yüce Allah

söyle buyurmuştur: "Ancak O'na yönelen (tezekküre ulaşır) ögüt

alır." (Mü'min, 13) "Kim Allah'tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu

yaratır." (Talâk, 2) "Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından

başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. Işte onların erişebilecekleri

bilgi budur. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir

ve O, yola geleni de iyi bilir." (Necm, 29-30) Yararlı bilginin ancak

sahih amelle elde edileceğini ifade eden rivayetlerin sayısı ise oldukça

fazladır.

 

Buna şu cevabı veririz: Kitap ve sünnetin bilginin yanı sıra takvayı

da göz önünde bulundurdukları kuşku götürmeyen bir gerçektir;

ancak bu demek değildir ki takva veya takva destekli öğüt alma,

insanın öz doğası gereği kaçınılmaz olarak icra ettiği fıtrî düşünce

yönteminden öte, gerçeklere ulaşma hususunda bağımsız

olarak izlenebilecek bir yöntemdir. Eğer durum böyle olsaydı,

Kur'ân'da hakka uymayan, takva nedir, tezekkür nedir bilmeyen

kâfirlerin, müşriklerin, fasık-ların ve günahkârların aleyhine sunulan

tüm kanıtlar geçersiz olurdu. Çünkü durum bu merkezde olursa,

kastedilen grupların istenen kavrayış düzeyine erişmeleri

beklenemez. Kaldı ki, durumun değişmesinin varsayılmasıyla onlarla

girişilen tartışmanın da bir anlamı kalmaz. Aynı durum, hadisler

çerçevesinde çeşitli sapık gruplar ve fırkalarla girişilen tartışmalar

için de geçerlidir.

 

Oysa takvanın göz önünde bulundurulmuş olması, kavrama

yeteneğine sahip insan nefsini fıtrî doğrultusuna döndürme ama-

 

454 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

cına yöneliktir. Biraz daha açacak olursak: Insan, fizyolojik yapısı

itibariyle birbirine karşıt hayvansal ve yırtıcı güçlerden meydana

gelir ve bunlar maddî elementlerden meydana gelen bedence kuşatılmışlardır.

Her güç kendine özgü bir bilinçle işlerini görür. Bu

arada diğer güçlerle aralarında, işlevini görürken onların konumunu

gözetecek bir bağlantı söz konusu değildir. Yalnızca zıtlaşma,

birbirini itme şeklindeki bir ilişkiden söz edilebilir.

Örneğin, beslenme arzusu insanı yemeye ve içmeye yöneltir.

Bu yönelişte, beslenme gücünün kendisinden kaynaklanan herhangi

bir sınır ya da bir ölçü yoktur; ancak sınırlı bir kapasiteye sahip

olan midenin engellemesi başka. Ya da çok çiğnemekten, çok

yemekten dolayı ağzın yorulmuş olması da bir engel olabilir. Bu

olguları her zaman için kendimizde gözlemleyebiliriz.

Durum böyle olunca, insanın bu güçlerden birine büsbütün eğilim

göstermesi, her istediğini yerine getirmesi ve her etkisine tepki

vermesi, her dediği yapılan bu gücün azmasına, karşıt gücün de

bütünüyle geçersiz kılınacak ya da en azından pasivize edilecek

şekilde baskı altına alınmasına neden olur. Söz gelimi yemek ve

çiftleşme arzusunun hiçbir sınır tanımayacak şekilde, tüm gerekleri

yerine getirilerek serbest bırakılması insanı çalışmak, toplumsal

fonksiyonlar icra etmek, ev işlerini düzenlemek ve çocuk yetiştirmek

gibi yerine getirilmesi zorunlu bireysel ve toplumsal görevlerin

şahsında somutlaşan hayatî görevleri ihmal etmek durumunda

bırakır. Şehevî (çekici) ve öfkesel (itici) diğer güçlerin kontrolsüz

bir şekilde işlevselleştirilmesi için de aynı durum geçerlidir.

Yaşadığımız sürece, bunun da çeşitli örneklerini hem kendimizde,

hem de başkalarında gözlemleyebiliriz.

 

Hiç kuşkusuz bu ifrat ve tefrit insanlığın helâki demektir. Çünkü

insan, bu farklı güçleri kendi sultası altında bulunduran nefisten

başka bir şey değildir. Insanın, bu güçleri kendi amelleriyle

dünya ve ahiret mutluluğu yolunda yönlendirmekten başka bir işlevi

yoktur. Mutluluk yolu ise, tekâmüle doğru bilgisel bir hayattan

başka bir şey değildir. Bu yüzden her güce, diğer güçlerle çatışma-

 

Mâide Sûresi 15-19 ................................................. 455

 

yacak veya onları baştan geçersiz kılmayacak bir pay ve bir etkinlik

alanı ayırması, insan için kaçınılmazdır.

 

Bu demektir ki, insanın insanlık anlamını kendi şahsında somut

olarak gerçekleştirmesi, bütün güçleri arasında denge oluşturmasına

ve her birinin orta yolda, kendisi için öngörülen çizgide

etkinlik göstermesini sağlamasına bağlıdır. Insanın varoluşsal olarak

sahip olduğu bu güçler arasında olması öngörülen denge olgusunu

hikmet, cesaret ve iffet gibi üstün ahlâkı temsil eden niteliklerle

isimlendiririz. Adalet ise, bunların tümünü içeren bir kavramdır.

Hiç kuşkusuz insanın varoluşsal olarak bünyesinde barındırdığı

bu düşünceleri algılaması, insanî bilgi ve ilim noktasında derinlik

kazanması, adı geçen bu şuursal güçlerin etkinliklerini ve gereksinimlerini

sergilemeye başlamaları ile birlikte gündeme gelir. Bu

demektir ki insan, oluşunun ilk demlerinde bu derin bilgiler ve geniş

kavrayışlar açısından eli boş durumdadır. Bu durum içsel güçlerin

ihtiyaçlarını algılayıp, isteklerini ve arzularını kendilerince önermeye

başlamalarına kadar devam eder. Işte bu basit, ilkel algılayışlar

insan bilgilerinin kay-nağını oluşturmaktadır. Daha sonra

insan, bunları yerine göre genelleştirir, yerine göre özelleştirir; kimileri

arasında bileşimler yapar, kimilerini ayırır ve sonuçta insanî

düşünceler tamamlanmış olur.

 

Bu noktada basiret sahibi insan, karşıt güçler arasında birine

aşırı derecede uymanın, bu gücün taleplerini karşılama noktasında

savurganca davranmanın düşünce ve bilgi açısından bir sapıklığa

yol açacağını tahmin eder. Çünkü bu durumda boyunduruğu

altına girilen gücün onayladıkları, diğer güçlerin onayladıkları olguları

ve düşünceleri boğacaktır. Diğer güçlerin gerekleri

görmezlikten gelinecektir.

 

Deneyimler bu gerçeği somut bir şekilde gözler önüne

sermektedir. Çünkü şehvet düşkünü, varlık içinde şımaran aşırı

bireylerin ve beşerî toplumların sosyal hayatlarını ifsat eden zalim,

azgın tağutların tavırlarında gözlemlediğimiz şey, işte bu

sapıklıktır. Böyle insanlar şehvetin girdabına girmişlerdir; içki,

 

456 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

le insanlar şehvetin girdabına girmişlerdir; içki, müzik ve kadın

motifleriyle süslü, zevkten akılları buğulanmış bu insanlar, insanî

yükümlülükleri ve önemli işleri düşünecek durumda değildirler. Insanî

değerler noktasında ancak yiğit insanlar yarışırlar. Zevk içinde

yüzen insanlarınsa oturuşlarına, kalkışlarına, toplanışlarına ve dağılışlarına

şehvet ruhu egemen olur.

 

Aynı şekilde, Allah'ın kulları üzerinde egemenlik kuran

müstekbir tağutlar taş yürekli olurlar; yumuşaklığı, şefkati,

tevazuyu ve alçak gönüllülüğü, zorunlu olan hâllerde bile akıllarına

getirmeleri tasavvur edilemez. Bunların hayatları, iğrenç hâllerinin

somut bir göstergesidir. Bu hâllerini konuşmalarından, susuşlarından,

bakışlarından, gözlerini kibirle kapayışlarından, bir şeye yönelmelerinden

ya da bir şeye sırtlarını çevirişlerinden gözlemlemek

mümkündür. Bunların tümü, bilgilenme bağlamında yanlış

bir yol tutmuşlardır; bunların her bir grubu sapık, muharref ve

subjektif bilgilerinin üzerine kapanır, bundan ötesini asla görmez.

Yararlı bilgileri ve gerçek insanî değerleri görmezlikten gelir. Çünkü

bir insanın gerçek değerlere ve yararlı bilgilere sahip olması,

güzel bir ahlâka sahip olmasına; insanî faziletlerle bezenmiş olmasına,

diğer bir ifadeyle takva sahibi olmasına bağlıdır.

Değerlendirmelerimiz sonucu gördük ki, salih ameller güzel

ahlâ-kı, güzel ahlâk gerçek bilgileri, yararlı ilimleri ve doğru düşünceleri

korur. Amelini beraberinde taşımayan ilimde hayır yoktur.

Bu konuyu, açıklamayı gerektirdiği için ilmi ve ahlâkı bir perspek-

tiften ele aldık. Fakat yüce Allah, bu meseleyi son derece

çarpıcı bir şekilde bir tek cümlede ifade etmiştir: "Yürüyüşünde tutumlu

ol." (Lokmân, 19) Bu ifade, hayat yolculuğunda mutedil, dengeli

olmaktan, orta bir yol izlemekten kinayedir.

Başka ayetlerde de şöyle buyrulmuştur: "Allah'tan korkarsanız,

O size iyi ile kötüyü ayırt edici bir anlayış verir." (Enfâl, 29),

"Kendinize azık alın, çünkü azıgın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri!

Benden korkup-sakının." (Bakara, 197) Demek isteniyor ki siz,

basiretli, akıl sahipleri, aklınızı kullanabilmeniz için takvaya muh-

 

Mâide Sûresi 15-19 ....................................................... 457

 

taçsınız. Yine de neyi kastettiğini Allah herkesten daha iyi bilir.

Yine yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Nefse ve onu şekillendirene,

ona bozuklugunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki,

nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten, ziyana ugramıştır."

(Şems, 7-10), "Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz." (Âl-i

İmrân, 130)

 

Bir de ters açıdan meseleye yaklaşalım: Yüce Allah bir ayette

şöyle buyuruyor: "Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki,

namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Bunlar da azgınlıklarının

cezasına ugrayacaklardır. Ancak tövbe eden, inanan ve iyi işler

yapan-lar başka." (Meryem, 59-60) Burada, şehvete uymanın insanı

azgınlığa yönelteceği vurgulanıyor. Diğer bir ayette ise şöyle

buyruluyor: "Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden

uzaklaştıracagım. Onlar her ayeti görseler de yine ona inanmazlar.

Dogru yolu görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu

görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanladılar

ve onları umursamaz oldular." (A'râf, 146) Bu ayette, gazap (öfke)

gücünün tutsaklarının hak-ka tâbi olmaktan alıkondukları, azgınlık

yoluna itildikleri vurgulanıyor. Sonra bunun nedeninin hakkı umursamamaları

olduğu belirtiliyor.

 

Bir diğer ayette şöyle buyruluyor: "Andolsun, cehennem için

de birçok cin ve insan yarattık ki, kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar;

gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat

onlarla işitmezler. Işte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da

sapık. Işte onlar gafillerdir." (A'râf, 179) Bu ayette, adı geçen umursamazların,

insana özgü gerçek bilgileri umursamadıkları belirtiliyor.

Kalpleri, gözleri ve kulakları mutlu insanın insanî erdemler

bağlamında ulaştığı sonuçları algılamaktan alıkonmuşlardır. Onlar

yalnızca hayvanların aldıkları hazzı alırlar ya da onlardan bile daha

sapık bir durumla karşı karşıya olurlar. Yani evcil hayvanların, yırtıcı

hayvanların eğilimlerine, alışkanlıklarına benzer düşüncelere

sahip olurlar.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu husus belirginleşi-

 

458 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

yor: Kur'ân-ı Kerim'in düşünme, tezekkür ve akletme eylemleri

bağlamında takva sıfatına sahip olmayı şart koşması ve ilmi amelle

birlikte zikretmesi, düşüncenin doğrulması, ilmin doğru olması,

hayvanî vehimlerden ve şeytanî empozelerden arınması amacına

yöneliktir.

 

Bir de inkârı mümkün olmayan Kur'ânî bir gerçek var bu hususta.

Şöyle ki: Insan ilâhî velayet sahasına girip kutsal ve kibriyaî

huzura yaklaşınca, göklerin ve yerin melekûtunu gösteren bir kapı

açılır önünde. Bu kapıdan bakınca başkalarının göremediği Allah-

'ın büyük ayetlerini, karşı konulmaz azametinin, üstünlüğünün ve

egemenliğinin sönmez nurlarını gözlemler. Imam Sadık (a.s) şöyle

der: "Eğer Âdem Oğullarının kalplerinin etrafında şeytanlar dönüp

dolaşmasalardı, göklerin ve yerin melekûtunu görürlerdi."1

 

Ehlisünnet'in rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

"Eğer çok konuşmanız ve kalplerinizin bozulması olmasaydı,

benim gördüklerimi görür, işittiklerimi işitirdiniz."

 

Bir ayette şöyle buyrulmuştur: "Bizim ugrumuzda cihat edenleri

biz, elbette yollarımıza iletiriz. Allah iyilik edenlerle beraberdir."

(Ankebût, 69) Şu ayet de, belirgin bir şekilde bu hususa işaret

etmektedir: "Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et."

(Hicr, 99) Dikkat edilirse bu ayette yakin (kesin bilgi) ibadetin bir

sonucu olarak gösterilmektedir. Şu ayette de aynı hususa yönelik

bir işaret vardır: "Böylece biz Ibrahim'e göklerin ve yerin

melekûtunu gösteriyorduk ki... kesin inananlardan olsun." (En'âm,

75) Burada da kesin inanç (yakin) niteliği melekûtun gözlemlenmesiyle

irtibatlandırılmıştır.

 

Aşağıdaki ayetlerde de aynı noktaya temas edilmiştir: "Hayır,

kesin bilgi ile bilseydiniz, elbette cehennemi görürdünüz. Sonra

onu yakin gözlerinizle göreceksiniz." (Tekasür, 5-7), "Muhakkak ki,

iyilerin yazısı Illiyyin'dedir. Illiyyin'in ne oldugunu sen nereden bileceksin?

Yazılmış bir kitaptır. Yaklaştırılmış olanlar onu görür-

-------

1- [Mahaccet-ül Beyza, c.3, s.18]

 

Mâide Sûresi 15-19 ......................................................... 459

 

ler." (Mutaffifîn, 18-21) Konuyla ilgili daha doyurucu açıklamalar, "Sizin

dostunuz ancak Allah ve O'nun elçisidir..." (Mâide, 55) ayeti ve

"Ey inananlar, siz kendinize bakın..." (Mâide, 105) ayeti incelenirken

yapılacaktır.

 

Şimdi bu gerçeğin tartışılmazlığı ile, bizim yukarıda vurguladığımız,

"Kur'ân insanın yaratılışına esas oluşturan ve insan hayatının

temel dayanağı konumundaki fıtratın öngördüğü düşünce yöntemini

destekler" gerçeği arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu

husus düşünsel yöntemden ayrıdır, ilâhî bir bağıştır. Allah bunu

kullarından dilediği kimselere özgü kılar. Sonuç muttakilerindir.

 

TARİHÎ INCELEME

 

Bu incelemede genel bir yaklaşımla, Islâmî düşünce tarihi ve

bu hususta farklı mezheplere ve akımlara mensup Islâm ümmetinin

izlediği yöntem üzerinde duracağız. Bunu yaparken mezheplerden

birini haklı çıkarmak ya da çürütmek gibi bir amaç gütmeyeceğiz.

Olayları Kur'ân mantığı doğrultusunda sunacak, bu bağlamda

Kur'ân'a uyanı ve uymayanı tespit etmeye çalışacağız. Bu

arada muvafıkların övündükleri ve muhalif olanların mazeret olarak

sundukları şeylerin ne köklerine, ne de dallarına inmeyeceğiz.

Bu bizim işimiz değil. Mezhebî olsun olmasın, bu farklı bir araştırma

yöntemidir.

 

Kur'ân-ı Kerim, yasal sisteminin mantığı çerçevesinde insan

hayatının tüm alanlarıyla ilgilidir. Bu bağlamda hiçbir kayıt ya da

şartla sınırlı değildir. Bireyiyle, toplumuyla; küçüğüyle, büyüğüyle;

erkeğiyle, dişisiyle; beyazıyla, siyahıyla; Arabıyla, Acemiyle; kentlisiyle,

köylüsüyle; âlimiyle, cahiliyle; hazır olanıyla, hazır olmayanıyla

her zaman ve her mekandaki insan türüne hükmeder. Insanın

inanç, ahlâk ve pratik hayatla ilgili her meselesine müdahale eder.

Kur'ân, insan hayatının her alanında belirginleşen tüm bilimlerle

ve sanatlarla ilgilidir. Derin düşünmeyi, tefekkür etmeyi, öğüt

almayı ve akletmeyi teşvik eden ayetleri üzerinde düşünüldüğü

 

460................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

zaman, Kur'â-n'ın göksel, yersel, bitkisel, hayvansal ve insanî meseleler

gibi evrenimizin unsurları, aynı şekilde fizik âleminin ötesindeki

melekler, şeytanlar, levh ve kalem gibi konular hakkında

bilgi edinmeyi, cehaleti or-tadan kaldırmayı istediği görülecektir.

Kur'ân'ın bu teşviklerinin amacı, bu alandaki bilgiyi, Allah'ı tanıma

ve yine herhangi bir biçimde insanın sosyal mutluluğuyla ilintili olan

ahlâk kurallarını, yasaları, hakları ve sosyal hükümleri tanımaya

ulaştıran bir araç hâline getirmektir.

 

Artık biliyoruz ki Kur'ân, fıtratın kaçınılmaz olarak öngördüğü

fıtrî düşünce yöntemini destekler. Ki insanın, mantıksal bir süreçle

fıtratın öngördüğünü göz önünde bulundurarak bu çağrıdan kaçışı

mümkün değildir.

 

Bizzat Kur'ân kanıt, cedel (tartışma) ve öğüt gibi mantıksal

teknikleri kullanır. Yol göstericiliğini yaptığı ümmeti bu konuda

kendisine uymaya çağırır, amel kapsamına girmeyen gerçekler

bazında [nazarî konularda] kanıta dayanarak hareket etmelerini;

bunun dışındaki hususlarda [amelî konularda] ise, genel kabulleri,

tartışılmaz önermeleri veya ibret verici olguları esas almalarını ister.

Kur'ân-ı Kerim, amaçlarının açıklanması açısından Hz. Peygamber

efendimizin (s.a.a) sünnetini dikkate alır ve muhataplarına

Allah Elçi-sinin (s.a.a) bir model olduğunu belirtir. Nitekim bu

mesajı algılayan ilk Müslümanlar Peygamberin söz ve davranışlarını

özenle takip ederek ezberliyorlardı. Hz. Peygamberin (s.a.a)

ilmî yöntemini bir talebenin öğretmenini taklit etmesi gibi taklit

ediyorlardı.

 

Halk, Peygamber zamanında (Medine'ye yerleştiği dönemi

kastedi-yoruz) Islâmî eğitim açısından henüz yolun başındaydı. Durumları,

ilim ve sanatın sistematize edilişi açısından, ilk insanların

durumunu andırıyordu. Ilmî araştırmaları önemsemelerine rağmen

buna ilişkin faaliyetleri basitti ve teknik bir çalışmadan söz

edilemezdi. Öncelikle Kur'ân'ı ezberlemeye ve okumaya gayret

gösterdiler. Yazıya geçirmeksizin Hz. Peygamberin (s.a.a) hadisle-

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 461

 

rini ezberleyip başkalarına naklediyorlardı.

 

Zaman zaman kendi aralarında kelâmî konular üzerinde tartışmalara

girdikleri de oluyordu. Diğer dinlerin mensuplarıyla, özellikle

Yahudi ve Hıristiyanlarla tartışırlardı. Çünkü Arap yarımadasında,

Habeşistan ve Şam civarında Yahudi ve Hıristiyan topluluklar

bulunuyordu. Bu realite, kelâm ilminin ortaya çıkışını hazırladı.

Bu arada cahiliye şiirini rivayet etmekle de meşgul oluyorlardı. Şiir

rivayeti, Arap ulusuna özgü bir gelenekti. Islâm, bu konuyla ilgilenmemiştir.

Kitapta bir kelimeyle bile olsa şiirin ve şairlerin övüldüğüne,

sünnette fazla bir övgüyle söz edildiğine rastlanmaz.

Sonra Resulullah'ın (s.a.a) vefat etmesinin ardından bilinen hilafet

olayı ortaya çıktı. Hilafetle ilgili olarak ortaya çıkan ihtilaf,

mevcut ihtilaf kapılarına bir kapı daha ekledi.

Birinci halifenin döneminde, Yemame Savaşında çok sayıda

Kur'-ân hafızının şehit olması üzerine Kur'ân bir mushaf hâline getirildi.

Onun halifeliği zamanından sonra -ki yaklaşık iki yıl sürdü-

ikinci halife döneminde durum bu minval üzere devam etti.

Ikinci halife zamanında, Müslümanların elde ettikleri büyük fetihler

sayesinde Islâm'ın sesi yayıldı, etkinlik alanı genişledi. Fakat

bu alana yönelik ilgi, Müslümanları ilmî bağlantılar bazında derinlik

kazanmaktan, ilim alanında ilerleme kaydetmekten alıkoyuyordu.

Ya da Müslümanlar sahip oldukları ilmî düzey açısından

genişleme ve yayıl-ma gereğini duymuyorlardı.

İlim ve onunla elde edilen erdem, somut bir olgu değildir ki, bir

millet onu bir başkasında tanısın. Tersine ilmi elde etmenin yolu,

bir sanatla bağlantı içinde olmasıdır. Bunu izleyen aşamada ilmin

etkileri somut olgulara yansır ve herkes bunu somut olarak gözlemler.

Peş peşe gelen bu fetihler bir karakteri de depreştirdi. Nebevî

terbiye sonucu bastırılan Arap cahiliye karakterini, yani gurur ve

büyüklük kompleksini. Artık Araplarda da zorba ve egemen ulus-

 

462............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

larda rastlanan ceberut ruh dolaşmaya başladı. Yavaş yavaş onların

karakteristik özelliği hâline geldi. Bunun en somut kanıtı, o

günkü İslâm ümmetini Araplar ve Mevalîler=köleler şeklinde ikiye

bölmenin yaygınlaşmasıdır.

 

Dönemin Şam valisi Muaviye, Müslümanlar arasında Kayser

kralı ve bir imparator gibi davranıyordu. Bunun gibi, tarihin İslâm

ordularıyla ilgili olarak anlattığı daha birçok yozlaşmaların somut

örnekleri gösterilebilir. Kuşkusuz bu tutkulara dalınarak yapılan

hareketlerin, ilmî çalışmalar ve özellikle Kur'ân eğitimi üzerinde

etkisi vardı. İlim olarak yaptıkları şey Kur'ân okumaktan ibaretti.

Kur'ân üzerinde çalışmalar ilerleme kaydetmeden olduğu yerde

sayıyordu. Ortada Zeyd, Ubeyy ve bn-i Mesud gibi sahabelere nispet

edilen Mushaflar vardı.

 

Hadis ise, belirgin bir yaygınlık kazanmıştı. Hadis nakletme ve

ezberleme işi birçok kişinin uğraşı hâline gelmişti. Öyle ki Ömer,

çok hadis rivayet eden bazı sahabeleri bu işten men etmişti.

Ehlikitab'a mensup bazı kimseler de İslâm'a girmişlerdi. Hadisçiler,

kitaplarında geçen birçok haberi, peygamberleri ve ümmetleriyle

ilgili kıssaları onlardan öğrenmişlerdi. Bunları, ezberledikleri

Peygamber (s.a.a) hadisleriyle karıştırdıkları oluyordu. Bu sırada

hadis uydurma, rivayetleri tahrif etme işi de yoğun bir etkinlik gösteriyordu.

Bugün elimizde bulunan, Islâm'ın ilk döneminde sahabeden

ve onların ravilerinden nakledilen birçok kesin hadisler içinde,

açıkça Kur'ân'la çelişen hadislere çok rastlanabilir.

 

Bunun nedenlerinin başlıcalarını, üç başlık hâlinde değerlendirme-

miz mümkün olabilir:

 

1- Halkın Peygamberin (s.a.a) ashabına ve ondan hadis aktarmaya

verdikleri yüksek değer, sahabeye ve sahabeden nakilde

bulunanlara gösterilen saygı ve yücelik, ashaptan hadis almaya

yöneltti. Bu konuda o denli aşırı gittiler ki, Ehlikitap'tan Müslüman

olanların eski dinlerinin kaynaklarından aktardıkları hikayeleri de

alıp naklettiler. Bu arada hadis nakledicileri arasında şiddetli bir

rekabet ortamı oluştu. Öne geçme ve övünme hususunda birbirle-

 

Mâide Sûresi 15-19 .......................................................... 463

 

riyle yarış hâlindeydiler.

 

2- Hadis ezberleme ve nakletme hususunda aşırı bir hırs içinde

olmaları, hadisleri ayıklamalarını, anlamları üzerinde düşünmelerini,

özellikle onları Kur'ân'la test etmelerini engelliyordu. Oysa

Kur'ân, dinin dayandığı temeldir, ayrıntıların doğduğu köktür.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a) de sahih bir rivayette belirtildiği gibi

onlara bunu tavsiye etmişti: "Yakın bir zamanda benim adıma konuşanlar

çoğalacaktır..." vs.

 

Böylece Müslümanlar arasında Allah'ın sıfatları, isimleri ve fiilleriyle

ilgili uydurma hadislerin yayılmasına fırsat doğdu. Peygamberlere

küçük düşürücü sürçmeler nispet edildi. Yaratılış ve varoluşla

ilgili asılsız hurafeler uyduruldu. Geçmiş milletlere ilişkin kıssalar

her yerde aktarılır oldu. Kur'ân'ın tahrif olmasına ilişkin hadisler

uyduruldu. Bu bakımdan Tevrat ve İncil'in içeriklerinin neredeyse

benzerlerine Kur'ân maruz kaldı.

 

Bu süreçte, öncelik ve uygulanabilirlik bakımından Kur'ân ve

sünnet arasında bir ayırıma gidildi. Şeklî öncelik Kur'ân'a verilirken,

amelde hadis esas alındı. Çok geçmeden Kur'ân, amel bazında

terkedilmiş oldu. Hadisin Kur'ân'la test edilmemesi tavrı, sözlü

olarak reddedilse bile, bugün hâlâ devam eden bir uygulamadır.

Kur'ân bu olguyu şöyle dile getirir: "Elçi der ki: Ya Rabbi! Kavmim,

bu Kur'ân'ı terk edilmiş bıraktılar." (Furkân, 30) Yalnızca nebevî mirası

birbirlerinden devralan bireyleri bu genellemenin dışında tutabiliriz.

Bu gösterilen müsamaha ve ihmalkârlıktan dolayıdır ki, Islâm-

'a giren birçok ulus, eski dinlerinden kaynaklanan hurafeleri Islâm-

'a girdikten sonra muhafaza edebilmişlerdir. "Hastalık, hastalık

doğurur."

 

3- Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafetle ilgili olarak yaşanan

gelişmeler, Müslümanların genelinin Peygamberin Ehlibeyti hakkında

farklı görüşlere sahip olmalarına yol açtı. Bir kısım Müslüman

onlara sıkı sıkıya sarıldı, onlara yöneldiler. Diğer bir kısım, Ehlibeyt'i

görmezlikten geldi, onları ve Kur'ânî bilgiler bazındaki seç-

 

464........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

kin konumlarını önemsemez bir tutum sergiledi. Bazıları onlara

öfke duydu, onlara sövmeyi şiar edindi. Oysa Hz. Peygamber

(s.a.a), hiçbir Müslüman'ın sıhhatinden ve kanıtsallığından kuşku

duymayacağı bir hadiste, Ehlibeyti'ni tavsiye etmişti, onlardan öğrenmelerini, onlara bir şey öğretmeye kalkışmamalarını, onların

Allah'ın kitabını başkalarından daha iyi bildiklerini vurgulamıştı.

 

Hz. Peygamber, Ehlibeyt'in kitabı tefsir ederken yanlış yapmadığını,

onu anlamada yanılmadığını da dile getirmiştir. Mütevatir

düzeyindeki Sekaleyn hadisinde şöyle buyuruyor: "Sizin içinizde iki

değerli şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve Ehlibeyt'im. Bunlar havuz

başında benimle buluşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar."

Bu hadisin diğer bazı kanallardan aktarılan bir versiyonunda

ise, şu ifadeye yer verilir: "Onlara öğretmeye kalkışmayın, çünkü

onlar sizden daha iyi bilirler."

 

Peygamberimizin (s.a.a) birçok kanaldan rivayet edilen bir hadisi

de şöyledir: "Kur'ân'ı kişisel görüşü doğrultusunda tefsir eden

kimse, ateşteki oturağına şimdiden hazırlansın." Tefsirimizin 3.

cildinde muh-kem ve müteşabih konusunu işlerken bu hadis üzerinde

durduk.

 

İşte Kur'ân bilimleri ve teşvik edilen düşünce yöntemi bazında

meydana gelen en büyük felâket ve gedikti bu. Ehlibeyt'i

görmezlikten gelmenin en somut tanığı, onlardan (Allah'ın selâmı

onlara olsun) rivayet edilen hadislerin azlığıdır. Halifeler zamanında

hadis ilminin gördüğü itibarı, saygınlığı, popülariteyi, bunun yanında

halkın hadis öğrenme hususundaki hırsını, istekliliğini, bir

de Ali'den, Hasan'dan ve Hüseyin'den, özellikle tefsir alanında yapılan

rivayetleri göz önünde bulundurduğunuz zaman şaşırmamanız

mümkün değildir.

 

Örneğin, sahabeler Hz. Ali'den (a.s) kayda değer bir rivayet

etmemişlerdir. Tâbiîlerinse, Kur'ân'ın tümüyle ilgili olarak ondan

aktardıkları rivayetlerin sayısı -bir sayıma tâbi tutulursa- yüzü

bulmaz. Hz. Hasan'dan (a.s) nakledilen rivayetlerin sayısı on bile

 

Mâide Sûresi 15-19 ................................................... 465

 

değildir. Hz. Hüseyin'den (a.s) aktarılan rivayetlerse, o kadar az ki,

burada sözünü etmeye bile değmez. Hâlbuki bazıları sırf Sünnî

kanallardan aktarılan tefsirle ilgili rivayetlerin sayısının yetmiş bin

olduğunu belirtir.1 Aynı oran fıkıhla ilgili rivayetler için de geçerlidir.2

Bu, onların Ehlibeyt'i (a.s) terk ettiklerini ve hadislerini görmezlikten

geldiklerini mi, yoksa onlardan hadis aldıklarını, hem de çok

rivayet edindiklerini; ancak Emevî devleti zamanında, Emevîlerin

Ehlibeyt'e karşı tavır almalarından dolayı bunları gizlemek,

dolayısıyla unutmak zorunda kaldıklarını mı gösterir? Bilemiyoruz!

Ne var ki, birinci ve ikinci Kur'ân'ı toplama, Mushaf hâline getirme

girişimlerinde Hz. Ali'nin (a.s) bir kenarda tutulması, bu girişime

katılmasının önlenmesi, ayrıca Hasan ve Hüseyin'in (a.s) yaşam

hikayeleri birinci ihtimali güçlendirmektedir.

 

Hz. Ali'nin sözlerini görmezlikten gelme, hadislerini inkâr etme

eğilimi o düzeye varmıştı ki, çarpıcı açıklamalar içeren göz kamaştırıcı

hutbelerinden ve derin etkiye sahip olağan üstün sözlerinden

oluşan Nehc-ül Belâğa'nın onun sözü olmasını dahi inkâr ettiler.

Buna karşın Ziyad b. Ebih'in "el-Hutbet-ul Betra"sını ve Yezid'in şaraba

övgüler düzdüğü şiirlerini tereddütsüz, tartışmasız alıp rivayet

ettiler. İki kişinin bu konuda ihtilaf ettiklerini göremezsiniz!

Ehlibeyt bu şekilde baskı altında tutuldu ve hadisleri, sözleri,

açıklamaları görmezlikten gelindi. Ta ki, Imam Muhammed Bâkır

(a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s) Emevî devletiyle Abbasî devleti arasındaki

rekabetin sağladığı bir sükûnet ve barış ortamında ortaya

çıkıp, atalarının yitik hadislerini yeniden gün yüzüne çıkardırlar;

-----

1- Suyutî "el-Itkan" adlı eserinde bu rakamı verir. Bunun, "Tercüman-ul

Kur'ân" ve onun özeti dediği "ed-Dürr-ül Mensûr" adlı tefsirinde yer alan rivayetlerin sayısı olduğunu belirtir.

2- Bazı araştırmacılar Hz. Hüseyin'den (a.s) rivayet edilen fıkıhla ilgili iki

hadis gördüklerini söylerler.

 

466 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

unutulmaya terk edilen, silinen izlerini yeniden canlandırdılar.

Ne yazık ki onların, atalarının ve oğullarının ve sair Ehlibeyt

Imamlarının (a.s) hadisleri de dış müdahalelerden kurtulamadı;

tıpkı Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri gibi onların sözlerinin arasına

uydurma sözler, art niyetli katkılar serpiştirildi. Adı geçen her iki

Imam (a.s) bu girişimlere açıkça dikkat çekmişler ve Muğire b.

Said, bn-i Ebi'l Hat-tab vb. birtakım uydurmacıların adlarını vermişlerdir.

Ehlibeyt Imamları (a.s) hem kendilerinden, hem de

Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edilen birçok hadisi reddetmişlerdir

ve ashabına, taraftarlarına (Şiîlerine) kendilerinden aktarılan rivayetleri

Kur'ân'la test etmelerini, Kur'ân'a uyanı alıp, Kur'ân'la bağdaşmayanı

terk etmelerini emretmişlerdir.

 

Ne var ki, -çok azı müstesna- Şiîler bu uyarıları dikkate almamış,

özellikle fıkıh alanının dışındaki hususlarda bu doğrultuda bir

pratik geliştirmemişlerdir. Sünnîler Peygamberin (s.a.a) hadisleri

konusunda nasıl duyarsız ve özensiz davranmışlarsa, onlar da Ehlibeyt

hadisleri hususunda benzeri bir duyarsızlık, özensizlik içinde

olmuşlardır.

 

Bu konuda öyle bir aşırılık içinde olmuşlardır ki bir grup, "Kitabın

zahiri kanıt olmaz, buna karşılık 'Misbah-uş Şeria', 'Fıkh-ur

Rızâ' ve 'Cami-ul Ahbar' kanıt olur" demişlerdir.

Bu aşırılığın, bu ölçüsüzlüğün bir diğer örneği de bazı Şiî grupların,

"Kur'ân'ın açık anlamına muhalif olsa bile hadis Kur'ân'ı

tefsir eder" demeleridir. Bu, bazı Sünnî grupların, "Hadis kitabı

nesheder" demelerinin Şiî dünyadaki yansımasından başka bir şey

değildir.

 

Bu nedenledir ki, ümmetin manzarasını dışarıdan gözlemleyen

biri şunu söylemekten kendini alamaz: "Sünniler kitabı aldılar, Ehlibeyt'i

terk ettiler." Bu, sonuçta kitabı da terk etmeleri anlamına

geliyordu. Çünkü Hz. Peygamber, "O ikisi birbirinden ayrılmazlar."

buyurmuştur. Şiîler de Ehlibeyt'i alıp kitabı terk ettiler. Bu, Ehlibeyt'i

de terk etmeleri anlamına geliyordu. Çünkü Hz. Peygamber

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 467

 

(s.a.a.): "O ikisi birbirlerinden ayrılmazlar." buyurmuştur. Bu da, bütün

ümmetin hem kitabı, hem de Ehlibeyt'i (kitabı ve sünneti) birlikte

terk ettiklerini gösterir.

 

Hadis alanında izlenen bu yöntem, Islâmî bilimler genel başlığı

altında incelediğimiz dinî ve edebi bilimlerin Kur'ân'la bağlantılarının

kesilmesine neden olan faktörlerden biridir. Oysa bu bilimlerin

tümü kökü sağlam, dalları göğe doğru yükselmiş ve Rabbinin izniyle

her an meyvelerini sunan bu temiz ve güzel ağacın dalları ve

meyveleri konumundadır. Buna karşın pratik durumu gözlemlediğimizde,

bu bilim-lerin tümünün Kur'ân'a hiçbir şekilde ihtiyaç

duymayacak tarzda siste-matize edildiklerini görürüz.

Söz gelimi bir öğrenci bunların tamamını, sarf, nahiv, beyan,

gramer, hadis, rical, dirayet, fıkıh ve usul bilimlerini sonuna kadar

öğrendiği, iyice pekiştiği, sonra içtihat düzeyine ulaştığı, bu bilimlerin

uzmanı hâline geldiği hâlde Kur'ân'ı okumamış, Mustafa hiç

el sürmemiş olabiliyor. Kur'ân'a ait bir fonksiyon olarak, sevap kazanmak

ve çocukları kötülüklerden koruması için muska yazmaktan

başka bir şey kalmıyor! Eğer bu tip insanlardan isen, ibret almalısın.

Şimdi asıl konumuza dönelim:

 

Kur'ân ve hadisle ilgili araştırmaların Ömer zamanındaki durumunu

açıkladık. Bu dönemde daha çok kelâmî araştırmaların

alanı genişliyordu. Bunun gerisindeki faktörde, geniş toprak parçalarının

fethedilmesiyle birlikte, Müslümanların doğal olarak başka

uluslarla, dinlerle ve mezheplerle karşılaşıp karışmalarıydı. Bunların

içinde de dinler ve mezhepler alanında araştırmalarıyla bilinen

bilginler, hahamlar, papazlar ve patrikler vardı. Bunun sonucu,

kelâmın meşalesi yükseldi; ancak bu bilim henüz kendine özgü bir

sistematiğe kavuşmamıştı. Çünkü kelâmla ilgili eserler, daha çok

bu dönemden sonraki kuşaklar tarafından kaleme alınmışlardır.

Osman zamanında da durum bu minval üzere devam etti. Ayrıca

hilafete karşı bir halk ayaklanması meydana da geldi. Bu sırada

sadece Kur'ân'ın cemi ve bir mushaf üzerinde görüş birliği

sağlanabilmişti.

 

468 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ali'nin (a.s) halifeliği döneminde de aynı süreç işledi. O daha

çok iç çalkantılar sonucu bozulan Islâm toplumunu yeniden ıslah

etmekle ve buna bağlı olarak patlak veren savaşlarla uğraştı.

Bununla beraber, Hz. Ali (a.s) nahiv ilminin temellerini attı,

ashabından biri olan Ebu'l Esved ed-Dueli'ye nahiv ilminin

kurallarını dikte ettirdi. Bu kuralların parçalarını, ayrıntılarını bu

sistem ışığında bir araya getirmesini emretti. Bundan başka

birtakım açıklamalar yaptı, hutbeler okudu, hadisler irat etti.

Bunlar da dinî bilgilerin özünü, göz alıcı Kur'ân sırlarını

içeriyorlardı. Ayrıca Hz. Ali'nin kelâmî meselelere ilişkin birtakım

açıklamalarının hadis kaynaklarında kayda geçirildiğini biliyoruz.

Kur'ân ve hadis özelinde aynı hâl Muaviye zamanında, ondan

sonra yönetime gelen Emevî ve Abbasî halifeleri döneminde takriben

hicrî dördüncü yüz yılın başlarına kadar sürdü. Bu tarih,

Şiîlerin on ikinci imamlarının son dönemlerine tekabül ediyordu.

Bu süre içerisinde Kur'ân ve hadis araştırmaları yöntemiyle ilgili

önemli bir çalışma gerçekleştirilemedi. Yalnızca Muaviye döneminde

Ehlibeyt'in unutturulması, izlerinin silinmesi ve hadis uydurulması

yönünde yoğun bir faaliyet içerisine girildi. Dinî yönetim

biçimi, diktatör bir saltanata dönüşmüştü. Islâmî gelenek, yerini

egemenlik peşinde koşan bir imparatorluğa bırakmıştı. Bir de

Ömer b. Abdulaziz zamanında hadislerin yazıya geçirilmesi emredildi.

O güne kadar hadisçiler, hadisleri dilden dile naklederek, ezberleyerek

ve yazıya geçirmeksizin bu alandaki faaliyetlerini sürdürüyorlardı.

Bu dönemde Arap edebiyatı yaygınlık bakımından en doruk

noktasına ulaştı. Bu yönelişe ilişkin ilk adımlar Muaviye zamanında

atıldı. Şiirin yaygınlık kazanması için özel bir çaba harcıyordu.

Ondan sonra başa geçen Emevî ve Abbasî halifeleri de bu politikayı

izlediler. Bir şiir beyti için veya bir edebî nükte için yüzlerce, binlerce

dinar bahşiş verildiği olurdu. Halifelerin bu cömertçe bahşişlerinin

teşvikiyle insanlar, deyim yerindeyse şiire, şiir rivayetlerine,

Arap kavimlerin haberlerine, "Eyyam-ul Arab"a (Arap Günleri=Arap

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 469

 

Tarihi) çullandılar. Bu yolla çok servetler kazanmaları mümkündü.

Bu eğilimin yaygınlaşması Emevîlerin işine geliyordu. Bu yüzden

kesenin ağzını açmış, cömertçe harcıyorlardı. Böylece Haşim

Oğullarına karşı konumlarını pekiştirmiş oluyorlardı. Sonra Abbasîler

Fatıma Oğullarına üstünlük sağlamak amacıyla aynı yöntemi

benimsediler. Bu arada halka karşı gösteriş için âlimlere de saygı

gösteriliyordu. Böylece âlimleri diledikleri gibi yönlendiriyor, hükümlerini

yürütüyorlardı.

 

Şiir ve edebiyat, ilmî mahfillerde o denli etkin olmuştu ki birçok

âlim, aklî meselelerde veya ilmî araştırmalarda bir şairin şiirini

veya örneğini kanıt gösteriyor, sonra da buna dayanarak hüküm

veriyordu. Âlimler tartışma konusu olan birçok meseleyi gramer

meseleleriyle ilintili olarak açıklamaya çalışırlardı. En azından konuyla

ilgili grama-tik incelemeden sonra ilmî araştırmaya geçilirdi.

Bütün bunlar araştırmacıların mantıkları ve bilimsel tarzları üzerinde

derin etkiler bırakan olgulardır.

 

Bu dönemde kelâmî araştırmalar da yaygınlık kazandı. Kelâm

üzerine kitaplar ve risaleler yazıldı. Çok geçmeden Eş'arî ve

Mu'tezile adında iki büyük kelâm ekolü belirdi. Iki ekolün temel

görüşleri halifeler zamanına, hatta Resulullah efendimizin(s.a.a)

zamanına dayanıyordu. Cebir=zorlama, tefviz=sınırsız özgürlük,

kader ve yapabilirlikle ilgili olarak Ali'den (a.s) rivayet edilen tartışmalar

ve Peygamberimizden (s.a.a) aktarılan hadisler bunun

kanıtıdır.1

 

Adı geçen iki ekol, farklı araştırma yöntemlerini benimsemeleriyle

belirginleştiler. Mutezile, dinsel olgular karşısında aklın bağımsızlığını

savunuyor, aklın kendi başına bir şeyin güzel veya çirkin

oluşuna hük-medebileceğini öngörüyordu. Onlara göre, tercihe

sebep olacak bir etken olmaksızın tercih çirkin olabilir. Yine güç

-----

1- Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ne cebir (zorlama)

var ve ne de tefviz=tam serbestlik. Bu ikisinin ortası bir yol söz konusudur."

Yine şöyle buyurmuştur: "Kaderiye, bu ümmetin Mecusîleridir."

 

470 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

yetirilemeyen bir yükümlülük (teklif-u ma la yutak) getirmek de

çirkindir. Onlara göre insan, yapabilirlik gücüne sahiptir, fiillerinde

tam serbestlik sahibidir vs.

 

Eş'arîler ise, dinsel metinleri aklın yargısının üstünde tuttular.

Aklın kendi başına bir şeyin güzelliğine veya çirkinliğine hükmetmesini

olumsuzladılar. Tercihe sebep olacak bir etken olmaksızın

tercihin olabileceğini savundular. Insanın yapabilirliğini olumsuzladılar.

Cebir düşüncesini savundular. Allah'ın kelâmının kadim olduğunu

ileri sürdüler. Kitaplarında yer alan daha birçok konuyla

temayüz ettiler.

 

Bunu izleyen süreçte kelâm disiplinine özgü bir terminoloji geliştirildi,

ilgi alanına giren meselelerde bir artış gözlendi. Umur-i

âmme=genel olgular diye tanımlanan hususlarla ilgili görüşler

serdederek filozoflara alternatif değerlendirmelerde bulundular.

Özellikle felsefeyle ilgili kitapların Arapça'ya tercüme edilmesinden

ve felsefe eğitiminin Müslümanlar arasında yaygınlaşmasından

sonra bu eğilim belirginlik kazandı.

 

Bazılarının ileri sürdüğü, "Kelâm ilmi, felsefî eserlerin Arapça'-

ya tercüme edilmesinden sonra Mutezilîlik ve Eş'arîlik diye iki ayrı

ekol şeklinde Müslümanlar arasında yayıldı" şeklindeki görüş doğru

değildir. Bunun doğru olmadığının kanıtı, felsefî eserlerin tercüme

edilmesinden çok önceleri, kelâmî meselelere ilişkin görüş

ve rivayetlerin önemli bir kısmının gerek Eş'arîlerin, gerekse Mutezilenin

eserlerinde yer almış olmasıdır.

 

Ortaya çıktığı günden Abbasî döneminin (Hicrî üçüncü asrın)

başlarına kadar Mutezile ekolünün taraftarlarının sayısı, sosyal

etkinlikleri ve egemenlikleri sürekli arttı. Sonra çöküş ve gerileme

sürecine girdiler. Nihayet Eyyübîler bu mezhebin kökünü kuruttular.

Bunun sonucunda mezhep bütünüyle çöktü. Eyyübîler zamanında

ve onlardan sonraki dönemlerde Mutezile olmak suçundan

o kadar çok insan öldürüldü ki, sayısını ancak Allah bilir. Bu sayede

meydan Eş'arîlere kaldı. Karşılarına çıkacak bir rakip yoktu. Artık

Eş'arîler bu alanda aşırılık denebilecek bir tutum sergilediler.

 

Mâide Sûresi 15-19 ..................................................... 471

 

Daha önce bu ekolün fıkıhçılarının günah saydığı meseleler üzerinde

yoğunlaşmaktan kaçınmadılar. Ki bugüne dek Eş'arîliğe

bağlılıklarını sürdürmektedirler.

 

Kelâm ilmiyle uğraşmak hususunda diğer ekollere oranla Şia'nın

bir önceliği vardır. Şiîlerin kelâmî konularda ilk kez kendilerini

göstermeleri Resulullah'ın (s.a.a) vefatının hemen sonrasında

olmuştur. Büyük kısmı Selman, Ebuzer, Mikdat, Ammar, Amr b.

Hamik gibi sahabelerden ve Reşid, Kumeyl, Meysem ve başka aleviler

gibi tâbiînden oluşuyordu ki, bunlar Emevîler tarafından katliama

uğratıldı.

 

Sonra Imam Bâkır ve Imam Sadık (a.s) zamanında ikinci kez

bu alanda kök salıp güçlendiler. Araştırmalara, kitap ve risaleler

yazmaya başladılar. Ancak hâlâ iktidarların yoğun baskısına maruz

kalıyorlardı. Bu durum Büveyh Oğulları devleti zamanında1 bir

parça can güvenliğine kavuşuncaya kadar devam etti. Sonra ikinci

kez sesleri bastırıldı. Nihayet İran'da Safevî devletinin kurulmasıyla

birlikte2 rahat ve güvenli bir atmosfere kavuştular. O gün bugündür

aynı minval üzere devam ediyorlar.

 

Şiîlerin kelâm alanındaki çalışma tarzları, Eş'arîlerden çok

Mutezilîyi andırıyor. Bu nedenledir ki, bazı görüşler birbirine karışmıştır.

Aklen güzel ve çirkin şeylerin olabileceğini savunmak,

tercih etmeyi gerektiren bir faktör olmaksızın tercih etme meselesi,

kader ve tam serbestlik gibi.

 

Bu durum, bazılarının iki ekolü değerlendirirken yanılgıya

düşmelerine neden olmuştur. Şia ve Mutezilenin kelâmî araştırmalar

bazında aynı yöntemi esas aldıklarını, iki yarış atı gibi omuz

omuza koştuklarını sanmışlardır. Ve bu sanılarında yanılmışlardır.

Çünkü Şiîlerce kesinliği kabul edilen ve Ehlibeyt Imamlarından

(hepsine selâm olsun) rivayet edilen temel prensipler hiçbir hususta

Mutezilenin eğilimiyle örtüşmemektedir.

-------

1- Yaklaşık olarak Hicrî dördüncü asır.

2- Hicrî onuncu yüzyılın başları.

 

472 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Genel olarak kelâm ilmi, değerli bir disiplindir; dinin gerçek nitelikli

bilgilerini, ilkelerini savunmaya yöneliktir. Ne yazık ki Müslüman

kelâmcılar, araştırma yöntemi açısından yanılmışlardır. Aklî

yargıları, bu bağlamda ayırt etme becerisini gösterememişlerdir.

İleride bir parça açıklayacağımız gibi, hak olan ile kendi katlarında

makbul olanı birbirine karıştırmışlardır.

 

Bu dönemde mantık, riyaziyat (matematik), pozitif bilimler,

ilâhiyat (teoloji), tıp, pratik hikmet gibi kadim bilimler Arapça'ya

tercüme edildi. Bu bilimlere ilişkin eserlerin bir bölümü Emevîler

zamanında tercüme edildi, bu süreç Abbasîlerin ilk dönemlerinde

zirveye ulaştı. Yunanca'dan, Rumca'dan, Hintçe'den, Farsça'dan ve

Süryanice'den yüzlerce kitap Arapça'ya çevrildi. Insanlar değişik

bilimleri öğrenmeye başladılar. Çok geçmeden kendi görüşlerini

geliştirdiler. Bu alanda kitaplar, rİsaleler kaleme aldılar.

Bu durum dönemin klasik ulemasının tepkisini çekiyordu. Özellikle

dinin kesin prensipleriyle ilgili olarak Dehrîler, Natüralistler,

Ma-niciler gibi inkârcılara özgü tavırları gözlemledikçe ulemanın

öfkesi bir kat daha artıyordu. Bunun yanında filozof görünümündeki

bazı Müslüman kökenli kişilerin dinin ve dindarların aleyhine

yönelik sözleri de tepki çekiciydi. Bu filozof kılıklı insanlar

Islâm'ın temel prensiplerini, şeriatın pak sembollerini

küçümsüyor, ayıplıyorlardı. (Cehalet gibi hastalık yoktur.)

Ulemanın en sert tepkisini çeken husus ise, bu sözde filozofların

Astroloji ve Natüralizmden aşırma ve henüz ispatlanmamış ilkelere

dayalı meselelere ilişkin ipe sapa gelmez sözler sarf etmeleriydi.

Örneğin, Batlamyus feleklerinin durumu. Buna beşinci tabiat

adını veriyorlardı. Bu tabiatın yırtılmaz ve kaynamaz olduğunu

iddia ediyorlardı. Onlara göre felekler ve göksel varlıklar şahsen,

unsurlar da tür olarak kadimdir. Aynı şekilde türlerin de öncesiz

(kadim) olduklarına inanıyorlardı. Bunun gibi, ispatlanmamış temellere

dayalı birçok fikir beyan ediyorlardı ki, felsefede bunların

varlığına ilişkin en ufak bir kanıt yoktu. Fakat filozof kılıklı cahiller,

bunları kanıtlanmış meseleler kalıbında sunarlardı.

 

Mâide Sûresi 15-19 .............................................................. 473

 

O dönemde sözde filozofların mensubu oldukları Dehrîler ve

benzeri gruplar, bu asılsız görüşlerine başka mesnetsiz fikirler de

ekliyorlardı. Örneğin, tenasuh (reenkarnasyon) düşüncesini savunuyorlardı.

Ahiretin olmadığına, özellikle bedensel bir dirilişin olmayacağına

inanırlardı. Bütün bunları, dinin açık prensiplerini eleştirme

çabasının malzemeleri olarak kullanıyorlardı.

 

Söz gelimi içlerinden birisi çıkıp şöyle diyebiliyordu: Din, taklidî

yükümlülükler sisteminden ibarettir. Peygamberler sade ve basit

akılları eğitip olgunlaştırmak için bu sistemi geliştirmişlerdir. Gerçek

bilim-lerle uğraşan filozoflarınsa, peygamberlere ve onların geliştirdiği

sisteme ihtiyacı yoktur. Çünkü filozoflar olguları kanıtlama

açısından önemli ve etkin bir konuma sahiptirler.

 

Bu tavır fıkıh bilginlerinin ve kelâmcıların tepkisini çekti.

Karşılarında bir cephe oluşturarak düşüncelerini reddetmek ve

mümkün olan her yolu kullanarak köklerini kurutmak için yoğun

bir çaba içine girdiler. Karşı kanıtlar sundular, aleyhlerinde

propaganda yaptılar, onlarla sosyal ilişkilerini keserek onları tekfir

ettiler. Nihayet halife Mütevekkil zamanında birlik görüntülerini

parçaladılar, topluluklarını dağıttılar, kitaplarını yok ettiler.

Fıkıhçıların ve kelâmcıların bu atağı karşısında felsefe Islâm

diyarından sökülüp atılacaktı ki, Muallim-i sani (ikinci öğretmen)

Ebu Nasr Farabî (öl. H. 339) , ardından Şeyh Reis Ebu Ali Hüseyin

b. Abdullah bn-i Sina (öl. H. 428) ikinci kez felsefeyi canlandırdılar.

Daha sonra bn-i Miskeveyh ve Endülüslü bn-i Rüşd gibi tanınmış

filozoflar ortaya çıkıp felsefî akımı güçlendirdiler. Felsefe,

az sayıdaki bağlıları arasında hep yaşadı; kimi zaman güçlü, kimi

zamanda zayıf bir görüntü sergiledi.

 

Gerçi felsefî eserler başlangıçta Arapça'ya tercüme edildi ve

Araplar arasında yayıldı, ancak el-Kindi ve bn-i Rüşd dışında filozoflar

çıkmadı Araplar arasında. Son zamanlarda felsefe Iran'da

yerleşti. Müslüman kelâmcılar felsefeye karşı çıkıp felsefeyle uğraşanlara

sert tepki gösterdilerse de, çoğunluğu mantık bilimini

olumlu karşıladı. Bu bilimle ilgili olarak rİsaleler ve kitaplar kale-

 

474.........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

me aldılar. Çünkü Müslüman kelâmcılar mantığı, fıtrî kanıtsama

yöntemiyle örtüşen bir disiplin olarak algılıyorlardı.

Ne var ki, -önceden açıkladığımız gibi- mantık bilimini yanlış

kul-landılar. Gerçek tanımların ve bu tanımların parçalarının sınırlarına

ilişkin yargıları rölatif (nispî) kavramlarla ilintili olarak da

kullanmaya başladılar. Kıyasın cedel tekniğinden başka bir şeyin

geçerli olmadığı nispî önermeler bazında burhan tekniğini esas alan

bir tavır içinde oldular. Bir de bakarsın ki, kelâmcılar güzellik,

çirkinlik, sevap, azap, a-mellerin boşa gitmesi ve fazilet gibi kelâmî

objelerin cinslerinden, fasıllarından ve arazlarından söz ediyorlar!

Oysa bu nere, gerçek tanım nere?

 

Bir bakarsın Füru-ü Dinden metodolojik ve kelâmî meseleler